28 Ocak 2020 Salı

Uzun Kız: Duyguların Tarihi



Yönetmen Kantemir Balagov'un Uzun Kız (yaygın bilinen İngilizce adıyla Beanpole, orijinal adıyla Dylda) filminin analizini yazdım. Filmin esin kaynağı, 2015’te Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Svetlana Aleksiyeviç’in Kadın Yok Savaşın Yüzünde adlı kitabı. Analizi Parşömen Fanzin'de okuyabilirsiniz.

26 Kasım 2019 Salı

Vesikalı Yarim: Kadın Vardır



Modernleşme sürecini kadın üzerinden ele alan "Vesikalı Yarim" filmi hakkında bir inceleme yazdım: "Kadın Vardır". Bu incelemeyi Parşömen Fanzin'de okuyabilirsiniz.

5 Kasım 2019 Salı

2019 Beyazperdesinin İki Brezilyalısı


Latin Amerika’dan son yıllarda ilgi çekici filmler çıkıyor. Latin Amerika’nın -coğrafi olarak ve nüfus olarak- en büyük ülkesi olan Brezilya yapımı filmler arasında ise en fazla ilgiyi Tanrıkent (Cidade de Deus - City of God, 2002, Yönetmenler: Fernando Meirelles ve Katia Lund) görmüştü. Bu filmin yanı sıra 90’lı ve 2000’li yıllarda öne çıkan diğer Brezilya filmleri şunlar olmuştu:

· Merkez İstasyon (Central do Brasil - Central Station, 1998, Yönetmen: Walter Salles)
· Özel Tim ve Özel Tim 2 (Tropa de Elite - Elite Squad, 2007 ve 2010, Yönetmen: José Padilha)
· Annemle Geçen Yaz (Que Horas Ela Volta? - The Second Mother, 2015, Yönetmen: Anna Muylaert)
· Aquarius (2016, Yönetmen: Kleber Mendonça Filho)

2019 Filmekimi’nin de bu yıl iki Brezilyalı konuğu vardı: Görünmez Yaşam (A Vida Invisível de Eurídice Gusmão - Invisible Life, Yönetmen: Karim Aïnouz) ve Bacurau (Yönetmenler: Kleber Mendonça Filho ve Juliano Dornelles). Bu filmler başka festivallerde ve yarışmalarda da hem ilgi hem ödül topladı.


Brezilya-Almanya ortak yapımı Görünmez Yaşam[1] Brezilya’nın bu yılki Oscar adayıydı. Martha Batalha’nın romanından uyarlanan filmin ana karakterleri iki kız kardeş. Birinin hayali sevdiği erkekle birlikte olmak, diğerinin hayali Viyana’da piyano eğitimi almak. Bu bağımsız ruhlu genç kadınlar, 50’li yılların Rio de Janeiro’sunun ataerkil toplumunda ayakta kalmaya çalışıyor. Kardeşlik bağının neredeyse her sahnede vurgulandığı filmde yönetmen, senaryodan çok görselliğe odaklanıyor gibi. Bu yüzden, kardeşlerin birbirlerine delicesine bağlılığı için, kardeş olmaları dışında bir motivasyon vermiyor. Halbuki, her kardeş birbirine bu kadar bağlı olmaz. İki kadının da erkek egemen bir toplumda var olabilmek adına birbirlerinden güç aldıkları daha iyi verilebilirdi. Bu özel kardeşlik bağının, iki kadının dayanışmasından kaynaklandığı daha çok vurgulansa, film de daha ikna edici olabilirdi. Ailesine başkaldırmayı başaran ve ilk başta yalnız ve kimsesiz kalmış gibi görünen kardeş nihayet mutluluğu yakalarken, ailesine boyun eğen kardeş ise idealinin çok uzağına, hatta bir boşluğa düşüyor. Bu melodram, bu yanıyla da, kadınların başkaldırmasını ve direnmesini alttan alta öğütleyen tropik bir şiir.


Brezilya-Fransa ortak yapımı Bacurau[2] farklı film türlerine göz kırpıyor. Brezilya’nın, haritada bile yerini bulması oldukça zor olan, kimsenin bilmediği “Bacurau” köyü zor durumda. Gıda kıtlığı ve temiz su olmayışı gibi en temel ihtiyaçlara ulaşmakta sorun yaşayan köyün karşısında, bir yanda kendisi dışında kimseyi düşünmeyen ve köye destek vermekten çok köstek olan yerel bir politikacı, diğer yandaysa önce köyü haritadan tamamen silip sonra da yerlilerini yer yüzünden silmek için kanlı planlar yapan ve “İngilizce” konuşan silahlı yabancılar var. Köyü korumak adına bel bağlayabilecekleri kişiler ise “terörist” ilan edilmiş ve aranıyor. Çizilen resme baktığımızda bu köy Brezilya’da değil, Batının sömürdüğü ve işgal ettiği herhangi bir üçüncü dünya ülkesinde veya Orta Doğu’da olabilir. Farklı geçmişlere sahip Batılı istilacılar, köylüleri alt etmeyi bir oyun gibi görüyor. Hatta kendi içlerinde rekabet halindeler. Çok kişi öldüren çok puan alacak (Ölen/öldürülen insanların çoğu zaman “şu kadar kişi öldü/öldürüldü” şeklinde birer “rakam” olarak karşımıza çıktığı gazeteleri düşünürsek ne yerinde bir yaklaşım!). Tıpkı Batının Afrika’daki savunmasız vahşi hayvanları avlaması gibi, bu savunmasız ve her şeyden bihaber insanları avlayacaklar. Sonuçta, bu insanlar “beyaz” değil ve bu yüzden onların gözünde değersiz. Bu insanların tek suçuysa, o köyde yaşıyor olmak ve birilerinin kendi çıkarları için o bölgeye göz dikmiş olması. Tek çözüm, direnmek.

Aslında Amerikalıların Brezilya’yı sömürmesine ve Brezilya hükümetinin yozlaşmasına bir gönderme niteliğinde olan Bacurau filmini, dünyadaki genel (dış) politikanın-savaş ortamının bir alegorisi olarak da okumak mümkün. Film, geçmişte veya günümüzde değil de gelecekte geçiyor olmasıyla, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insanlık ilerlemiyor ve geleceğimiz de bundan farklı olmayabilir, der gibi. Özünde derin bir konuyu işlemesine rağmen eğlenceli bir yapım olduğu söylenebilir.

Brezilya sineması demişken, Brezilya sinemasının vaktiyle büyük bir düşüş yaşadığını da hatırlamak lazım. 80’lerde çekilen filmlerin %70’yi pornoymuş ve 90’larda ekonomik krizin ülkeyi vurmasıyla birlikte, ülkede çekilen uzun metraj sinema filmlerinin sayısı yılda bir düzineyi geçmez olmuş.[3] 1960’dan itibaren Yabancı Film Oscar Aday Adayı gösteren Brezilya, 1992-1994 yılları arasında aday bile gösterememiş. Neyse ki, Brezilya sineması bu günleri çoktan geride bırakmış gibi görünüyor.




[1] Görünmez Yaşam 2019 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Film”; Münih Film Festivali’nde “CineCoPro”; Lima Latin Amerika Festivali’nde “APRECI”; Uluslararası Sinematograflar Film Festivali’nde (Manaki Brothers) “Altın Kamera 300”; Valladolid Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi Aktris”, “FIPRESCI En İyi Film”, “Silver Spike En İyi Film” ve “Sociograph” ödüllerini aldı.

[2] Bacurau ilk gösterimini yaptığı 2019 Cannes Film Festivali’nde “Jüri”; Münih Film Festivali’nde “En İyi Uluslararası Film”; Lima Latin Amerika Festivali’nde “En İyi Yönetmen”, “En İyi Film”, “Eleştirmenler”; Montréal Yeni Sinema Festivali’nde “Temps Ø People's Choice”; Sitges Katalonya Uluslarası Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen”, “Carnet Jove Jüri” ve “José Luis Guarner Eleştirmenler” ödüllerini aldı.

[3] Johnson, Randal & Stam, Robert, Brazilian Cinema, Columbia University Press, 1995.

2 Kasım 2019 Cumartesi

Boyalı Kuş: “Cehennem Başkalarıdır”



Jerzy Kosiński’nin savaş karşıtı "Boyalı Kuş" kitabından uyarlanan film hakkında kitapla karşılaştırmalı bir inceleme yazdım: "Cehennem Başkalarıdır". Bu incelemeyi Parşömen Fanzin'de okuyabilirsiniz.

9 Ekim 2019 Çarşamba

Bembeyaz Bir Gün


Yönetmen Hlynur Palmason’un ikinci filmi Bembeyaz Bir Gün (Hvítur, Hvítur Dagur), bir ev ve bahçesinden oluşan manzaranın farklı mevsimlerdeki görünümlerinin arka arkaya gösterilmesiyle açılıyor. Zaman geçiyor; ev değişiyor, bahçe değişiyor. Ama karısını bir trafik kazasında kaybeden polis memuru Ingimundur’un acısı değişmiyor; azalmıyor.

Ingimundur’u (Ingvar Sigurdsson), yapımına devam ettiği yeni evinde torunu Salka ile görüyoruz. Acısını kanalize ederek kendisini bu evin yapımını bitirmeye adamış. Adeta karısından sonra yapacağı yeni bir başlangıç. Ama ev bir türlü bitmiyor ve karısının ölümünü de bir türlü atlatamıyor. Tek avuntusu, torunu.

Karısının ölümünü bir türlü kafasından atamıyor. Sanki bir açıklama peşinde, bir anlam arayışı içinde. Tam da bu sırada, karısının onu aldatmış olabileceğinden şüphelenmeye başlıyor. Bu durum, ölümünü anlamlandırır mı, ölümünü açıklar mı, acısını hafifletir mi? Hele karısını çok sevdiğini, karısının ona her zaman “yettiğini” ifade eden bir erkek için. Aksine, karısının ölümü için suçlayacak birisini arıyor, bu kaybın hıncını birisinden çıkarmak istiyor. Ama bence asıl mesele, karısının onu aldatmış olması (ihtimali) değil; kaybın yarattığı acıyı, acının yarattığı hırçınlığı yönlendirecek bir şey, bir kişi -bu durumda karısının sevgilisi- bulmak. Aldatma olayını takıntı haline getiriyor; gittikçe herkese karşı daha agresif biri oluyor. Gözü gibi sakındığı torununu bile azarlayacak kadar kontrolünü kaybediyor. Ingimundur’un içi sürekli kaynayıp duruyor ama bir türlü gerçek anlamda patlama noktasına gelmiyor; küçük çıkışlarla da içindeki öfkeden tamamen kurtulamıyor. İzleyiciyi gerim gerim geren bu uzun ve sinir bozucu sürecin sonunda Ingimundur yapacağını yapıyor. Açıkçası, Ingimundur’un patladığı olaydan ziyade, o olaya giden süreci daha etkileyici buldum. Zaten yönetmen de temposunu yavaş tuttuğu filmde belirli bir olaya değil, Ingimundur’un ruh halini en iyi şekilde yansıtabilmek adına sürece odaklanmış.

Bazı eleştirmenlerin ve izleyicilerin, Ingimundur’u antipatik bulduğunu okudum. Hayatta en sevdiği kişiyi kaybeden birinin psikolojisini biraz olsun anlamaya çalışırsak, Ingimundur ile empati kurmak o kadar da zor olmaz. Bu kadar trajik olmayan olaylarda bile “Neden ben?” diye sorup bir yanıt aramaya, her şeye lanet etmeye hepimiz meyilliyiz.

(*Spoiler uyarısı) Peki, sis perdesi aralanıyor mu? Ingimundur deli gibi aradığı yanıtı buluyor mu? Kaybını sonunda anlamlandırabiliyor mu? Hangimiz bu hayatta bunu başarabildik ki! Ama torununun yanında ölümle yüz yüze geldiğinde, çizmesi gereken yol nihayet kafasına dank ediyor. Ve son sahnede, tüm filme hâkim olan sisi “geride” bırakarak kolunda açık bir yara (kapanması zor bir gönül yarasının fiziksel tezahürü gibi) ve kucağında torunuyla ileriye doğru yürüyor.

Bu dünyada aslolan tek şey sevgi. Biri sizi -her şeye rağmen- çok seviyorsa, bunun değerini bilerek yaşamak. Bence filmin girişinde yazan “ölülerin dünyadakilerle konuşabildiği” ile ilgili cümleye de bu açıdan bakmalı. Çünkü “ölümün” bize söyleyebileceği tek şey, verebileceği tek yanıt “yaşam” olabilir. Yaşamaya devam et!



2019 Cannes Yükselen Yıldız (Ingvar Sigurdsson)
2019 Transilvanya En İyi Performans (Ingvar Sigurdsson)
2019 Motovun En İyi Film

http://filmekimi.iksv.org/tr/bembeyaz-bir-gun

11 Nisan 2019 Perşembe

Oyunbozan


Yönetmen koltuğunda oturan Nora Fingscheidt’ın ilk uzun metrajlı filmi Oyunbozan'da (Systemsprenger), koruyucu aile ve bakım evleri arasında mekik dokuyan 9 yaşındaki Benni’yi izliyoruz. Benni’nin öfke kontrolü sorunu var. Daha da küçükken yaşadığı travmalardan kaynaklandığını öğreniyoruz. Kırılgan, zayıf mizaçlı ve sorumluluk almaktan kaçan annesinin de bunda etkisi olduğuna hiç şüphe yok.

Hiçbir ortam ve hiç kimse Benni’nin sorununa çözüm olamaz gibi görünüyor. Geçmişte sorunlu bir tip olduğunu anladığımız Micha karakteri, onun derdine derman olabilir, çünkü Benni ile empati kurabiliyor. Empati, çoğu eğitmenin atlamış olabileceği bir basamak olsa da, tek başına yeterli olabilecek mi? Empatinin öneminin vurgulandığı filmin diğer başarılı yanı ise Benni’nin izleyicide uyandırdığı his. Hem onun için en iyisini istiyoruz, hem de ona asla güvenemiyoruz. Her an her şeyi yapabilir.

Benni’nin gerçek adı, hatırladığım kadarıyla, Bernadette gibi bir şey. Ama bunu cici kız ismi diye tercih etmiyor ve bunun yerine bir erkek adı olan Benni’yi kullanıyor. Giydiği kıyafetler ise bu yaklaşımla kontrast oluştururcasına pembe ağırlıklı. Çünkü Benni kendisini dışarıdan sert bir oğlan gibi göstermeye çalışsa da, aslında sevgiye ve ilgiye muhtaç bir çocuktan başka bir şey değil. Ayrıca, kırmızı renk nasıl tehlikeye işaret etmek için kullanılıyorsa, Benni’nin vurucu ve göz alıcı pembe tercihi de onun yarattığı tehlikeye işaret ediyor olabilir. Sonuçta, Benni ne zaman patlayacağı belli olmayan bir saatli bombadan farksız.

Benni’yi sürekli olarak (sistemden ama -ülkemizdekinin aksine- ona yardım da sunan sistemden) kaçarken görüyoruz. Hareketli kamera kullanımı, Benni’nin kendi içindeki kaosun bir yansıması gibi. Ve biz onu koşarken hep arkadan görüyoruz, çünkü sistemin bir parçası olan bizden de kaçıp uzaklaşıyor. Özgürlüğüne mi koşuyor? Peki, onu özgürleştirecek olan ne? Sevgi, sadece sevgi. Akşamları ona sarılıp uyuyacak bir anne ve/veya baba, gerçek bir aile ortamı aslında.

Bu sürükleyici filmin kurgusu da pek alışıldık değil. Çünkü tam soruna çözüm bulundu, Benni artık mutlu ve dolayısıyla daha uyumlu olacak dediğimiz anda bile Benni bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Bir filmden bekleneceğinin aksine, ana karakter değişmiyor veya herhangi bir gelişme kaydetmiyor. Bu durum izleyiciyi tatminsiz bırakabilecek olsa da, bu film özelinde gayet gerçekçi bir yaklaşım. Çünkü aile sevgisi görmeden büyüyen çocuklar için pembe panjurlu bir ev, dingin bir ruh hali, pek de mümkün değil. Biz izleyiciler de bu çözümsüzlüğün getirdiği çaresizlik duygusuyla sinemadan ayrılıyoruz. İçimizde oturmamış bir şeyler, kalbimiz hâlen ağır. Sanki film değil de, kötü bir haber veya yürek burkan bir belgesel izlemişiz gibi.

Peki, neden Benni sıcak bir yuvaya bir türlü kavuşamıyor? Filmin sunduğu ikilem şu: Benni’ye yardım etmeye çalışanlar Benni’nin durumuna ne kadar üzülürse üzülsün, travmatik çocukluğundan dolayı onunla ne kadar empati kurmaya çalışırsa çalışsın; herkesin işine, sisteme, kendi ailesine ve benzer durumdaki diğer çocuklara karşı da sorumluluğu var. Geriye kalan ise yalnız bir çocuk. Siz o çocuk olsaydınız, siz de var gücünüzle bağırmaz mıydınız? Bu, yaramazlık değil, bir yakarış.


5 Eylül 2016 Pazartesi

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Anadolu'yu az buçuk gezenler belki fark etmiştir. Birçok şehirde bir "Yenişehir" vardır. Sanki şöyle der bu kentler; geleneklerimizden kopamayız ama yeniliklere de kucak açabiliriz. Açabiliyor muyuz gerçekten? Çağın dayattığı teknolojik gelişmeler dışında yol katedip ilerleme kaydedebiliyor muyuz?

Ben de bir senedir Yenişehir'liyim; İstanbul'un "Yenişehir"inde yaşıyorum. Ne o İstanbul burası ama küçük bir Anadolu kentinden farksız. Havuzlu ve modern görünümlü sitelerin hâkim olduğu bu çevrede yeni olan tek şey de bu görünüm; bu görünümün ardında evlerin içine girdiğinizde ise yeni birşey yok. 

Yenişehir'de bir öğle vakti aldım elime Sevgi Soysal'ın kitabını. 70'ler Türkiye'sinde geçen kitabı okudukça görüyorum ki, günümüz Türkiye'sinde de pek bir şey değişmemiş. Kurulan bu Yenişehir'lerin bize pek faydası olmamış. (Biliyorum, yeni olan her şey iyi olacak diye bir kaide yok; olumlu anlamdaki yeniliklerden bahsediyorum.)

Kitaptaki her karakter, Türkiye'deki bir sınıfı/kültürü/profili yansıtıyor. Yazar, başarılı gözlemlerini karakterlere iyi yedirmiş. Farklı karakterlerin bakış açılarını okuduğumuz her bölümdeki ifadeler o kadar özenle seçilmiş ki, kısa sayılabilecek bu bölümler karakteri özetlemeye yetiyor. Tüm bu özetler bir araya gelince de, 70'ler Türkiye'sinin bir panoraması ortaya çıkıyor. 

Bir karakterin öyküsü, bu karakterin başka bir karakterle yolunun kesişmesi sonucunda sona eriyor ve kesişmedeki diğer karakterin öyküsü başlıyor. Kitabın tamamı bu şekilde devam etse bütünlük bozulmayacak. Ancak, bir noktadan sonra, kitap üç kişi üzerinden akmaya başlıyor gibi görünüyor. Bu üç karaktere ve ilişkilerine, arka arkaya birden çok bölüm ayrılmış. Bu karakterlerin boy göstermesiyle birlikte kitap sadece bu üç karakter üzerinden aksa, yine bütünlük bozulmayacak. Ne var ki, kitap önce her bölüme farklı karakter şeklinde birçok farklı karakter üzerinden akacakmış gibi yapıp, sonra bu üç karakter üzerinden akacakmış gibi yapıyor ama birden, bu üç karakterin öyküsü sonuçlanmadan, yeni karakterlerin hayatı kitaba giriyor. Anlatımı aksatan bir yapı bu. Olcay, Doğan ve Ali adlı bu üç karakterin ilişkileri nasıl sonuçlandı bilmiyoruz. Üstelik, sadece bu üçünün ilişkisinden ayrı bir roman çıkabilecekken. Sanki yazar, bu üçüyle kitapta büyükçe bir parantez açmış ama bu parantezi tam kapatamadan, asıl cümleye devam etmiş gibi.


Yazarın çok farklı sınıflardan gelen karakterlerin olaylara birbirinden tamamen farklı bakış açılarını, psikolojilerini irdeleyerek yansıtabilmesine hayran kalmış olsam da; her bir karakterin zayıf yönlerini ortaya koymada sergilediği nesnel yaklaşımı, Ali karakteri için sergileyememiş ve Ali'yi resmen kayırmış. Ali'yi karakter olarak kendime yakın hissettiğimden çok sevmeme rağmen, yazarın taraflı yaklaşımı, bir dönemi, bir ülkeyi yansıtmadaki başarısına gölge düşürüyor.


Belirttiğim noktalara rağmen, kitabı zevk alarak okudum ve beğendim. Daha da önemlisi, verilen eser sayısının çok olduğu güncel Türk edebiyatında, bu yeni eserlerin çoğunun, öncellerinin başarısını -henüz- yakalayamamış olduğunu düşündüğümden, Sevgi Soysal gibi yazarların eserlerinden günümüz yazarlarının öğreneceği bence çok şey var.

                                                                                                                20 Nisan 2016