10 Mart 2021 Çarşamba

VAPURLARA KÜSMEK: Gidenlerin Boşluğuna Sözcüklerden Yamalar


Türker Ayyıldız ilk öykü kitabı Vapurlara Küsmek’le 2011 yılında Orhan Kemal Öykü Ödülü almış. Bu kitabı 2016 yılında ikinci öykü kitabı Şikeste izlemiş. Yazar yakın zamanda gerçekleştirdiği bir söyleşide, şu anda da bir roman yazdığını duyurmuştu. Ancak, yazı hayatına aslında kurmacayla değil şiirle başlamış. 2009 yılında Kese Kâğıdına Sarılı Şeyler adlı bir şiir kitabı yayımlanmış.

Vapurlara Küsmek hakkında "Üslup: Şiirsel ve Sinematik", "İzlek: Aile Ekseninde Ölüm ve Kayıp", "Tematik Bütünlük: Eksiklik ve Dışlanma", "Yöntem: Tezatlıklar" alt başlıkları altında kaleme aldığım kapsamlı inceleme Parşömen Fanzin'den okunabilir.


14 Şubat 2021 Pazar

KIRIK

Salıncakta sallanıyoruz. Zincirler boşlukta savruluyor, arkasından saçları. Kalbimin zincirleri. Kaç yaşındayız. Çocuğuz ama biraz da büyükçe. Gelecek ümitlerimizin geçmişte biriktiğini bilmediğimiz bir yaştayız. Onun salıncağı duruyor, benim kalbim durulmuyor. Gidip oturuyor yıkık bir duvarın üstüne; kalbim gibi harap kullanılmaktan. Duvarın alçağında kısa kısa otlar. Rüzgâr, saçlarını ve otları yana yatırıyor. Kulağımda rüzgârın uğultusuyla hışırdayan otlar. Konuşsa, kulağım ona hazır. Bir kuğuyum, boynum ondan tarafa eğri. Beni zarif yapan o, beni güzel yapan o, onun varlığı. İleride küçük bir orman. Gözlerini orada bir noktaya dikmiş bakıyor. Sanki sadece onun görebildiği bir kapı var, ormana girmeye. O kapıdan girip ardında kaybolursa diye bir korku çörekleniyor içime. Ormanı buraya getirmek istiyorum. Ve aralayayım dalları, çizilmesin bir yanı. Duvara atlıyorum atik bir hareketle. Serde erkeklik. Bir şey diyecekmişim gibi ona yaklaşıyorum. Nefesi, nefesimle arama giriyor. Bakışı, dünyayla arama giriyor. Rüzgâr, saçlarıyla sevişiyor, kıskanıyorum. Bir orgazm anını taklit eder gibi havalanıyor havalanıyor saçları. Ah… Saçlarının dağınıklığı, toprağın didiklenmişliği, duvarın yıkıklığı. Kaostaki uyum bu.

Sonra birden görüntüyü tamamlarcasına bir ses. Kesik kesik. Diğer tüm sesleri silen. Birbirine çarpan kirpikleri, hüzünlü bir melodi gibi. Hıçkırıkları artarak bir çığa dönüşüyor, altında kalacağım. Yüzünde başlayan fırtına, kaşlarını aşağı çekip kıvırarak çatıyor önce, minik burun delikleri genişliyor ve en son dudakları kırılıyor uçlarından. Dudaklarındaki kirazlar, yanaklarındaki elmalar düşüp çürümesin. Ona söylesem hislerimi, tuz mu basarım yarasına. Gözaltları çok yağmur yemiş gibi kırış kırış. Belleğine büyü yapsam, adı unutmak olsa. Ama ben lal. Sözlerim saklanıyor dilimden, onu uçurumdan döndürmeye yetmezse korkusuyla. Yaşlarını sözlerimin eleğinden geçirip kalbimin kalıbına döksem. Burada pazularım, nerede gücüm. Serde erkeklik. Buruş buruş bir mendil çıkarıp cebimden veriyorum. Dudağının kenarına bir gülümseme takıyor, ince. Dizlerini karnına çekiyor sonra, bana dolanacak kollarını doluyor dizlerine. Bedeni kapanıyor içine, yansıttığım ışıktan kaçan gecesefası gibi. Hırpani bir keman taksimi şimdi sesi. “Ölenin ilk sesi unutuluyor,” diyor. “Ölenden geriye kalan sadece sessizlik.” Sessizlik, cümle anıyı taşıyamayacak kadar narin. Yer, altımdan çekiliyor; kanım, damarlarımdan. Yoksa…

“Kayaların oyuklarına dolan sular gibi usulca içime aktı. Önce kulağıma, sonra ağzıma soluğunu bıraktı. İçime dolan nefesinden bir kuş havalandı. O kuş benim aklımdı, kalbimdi kanatları. Ama nefesini benden çekti. Kuş beynim bırak dedi o kanatları, öl dedi, öl ki yeniden dirilebil. Bense bekledim onu; ne kolay olurdu kırmak, bencileyin bir kuşun boynunu. Yeter ki gelsindi. Ama o ne yaptı.”

Her kelimesi ayağıma bağladığı bir taş, beni sonuma çeken. Hıçkırıklarına sesinde yer açıp devam etti.

“Öldü.”

Fazla besili bir hülya, ateşten bir düş kırıklığına dönüşüp çarpıyor yüzüme. Çözülüyor karlarım; eriyorum yanılgılarım ve kırıklarımla.

“Tenimin onu öğrendiği gün. Hemencecik ezberlediği gün. Parmak uçlarımdan, göbek deliğimden, kulağımın arkasından geçtiği gün. Unutmadım o günü. Her bir parçam tek tek özlüyor onu. Unutmamayı öğretiyor bedenim bana.”

Yollarını gözlemiştim sözcüklerin, onu avutmaya. Ne mundar nenlermiş meğer. Keşke olmasalardı. Kabahat, sözcüklerindir. Tüm sesler, kurtulasıdır artık, ilk ve son sözümden sonra. Elimi sol göğsünün üstüne koyarak dedim:

“Burada ne güzel cinayet işlenir.”


5 Ocak 2021 Salı

Parşömen Fanzin - 2020 Edebiyat Soruşturması



Parşömen Fanzin'in edebiyat soruşturmasına bu yıl ben de katıldım. Demokratik bir yaklaşım sergileyen e-dergi, soruşturma sorularını yalnızca eleştirmenler, yazarlar, çevirmenler, akademisyenler, şairler ve kitapçılara değil, okurlara da yöneltiyor.

Aşağıdaki sorulara verdiğim yanıtlar Parşömen Fanzin'den okunabilir. Görselde de minik bir tüyo var :)

- Yıl içinde yayımlanan ve beğenerek okuduğunuz ama yeterli ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kurgu kitap ya da kitapları (telif ya da çeviri), beğenme nedenlerinizden de kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

- Size göre 2020 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

- Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar, eksiklikler ve sıkıntılar görüyorsunuz?


26 Aralık 2020 Cumartesi

Vénus Khoury-Ghata'dan "Mandelştam'ın Son Günleri" üzerine iki çift lakırtı


Lübnan asıllı Fransız şair ve yazar Vénus Khoury-Ghata'nın kitabı Ayşenaz Cengiz çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları'ndan Eylül ayında çıktı. Gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkan bu kısa roman, sadece şair Osip Mandelştam'ın son günlerine değil, Stalin Dönemi Sovyet Rusya'nın şartlarına da ışık tutuyor.

Bence yazarın elinde Rus şair Mandelştam'ın son günlerini bir romana dönüştürecek kadar malzeme yokmuş. Bu kitap, arada verilen şiirler ve duygusallık katmayı amaçlayan bazı sözler de olmasa, bir roman yerine orta uzunlukta bir yazı da olabilirmiş. Hatta kitapta sunulan ayrıntılar bile çoğu yerde kendisini tekrar eden türden. Yazar bunu, yoksulluğu ve çaresizliği daha iyi verebilmek adına yapmış olabilir ama aynı durumları sürekli benzer ifadelerle belirtip durması, aksine, durumun okurda yaratacağı etkiyi, olayın vuruculuğunu azaltıyor. Ayrıca, yazarın dağınık bir anlatımı var. Aslen şair olan yazarın, bir şairin acı dolu son günlerini anlatım tarzına şiirsel bir şekilde yaklaşarak kısa ve kesik kesik bir tarzı tercih etmiş olabileceğini de tahmin ediyorum.

Kitap özetle, bir şairin, yazdığı bir şiir, hatta sadece iki dizesi yüzünden mahvolan hayatını anlatıyor. Devrime karşı olmadığı halde Stalin'i eleştirdiği bir şiir yüzünden şair Mandelştam, Stalin tarafından, tıpkı ülkemizde KHK'lılara yapıldığı gibi, sosyal ölüme terk edilmiş; hiçbir yerde iş bulamıyor. O zamanlar insanlar daha mı bencil ve acımasızmış, bilmiyorum, ama onca yazarın, sanatçının, derneğin Mandelştam'a sırtını dönmesini, Gorki'nin ondan bir pantolonu bile esirgemesini (bu yüzden soğuk Moskova sokaklarında iç donuyla dolaşmak zorunda kalmıştır, hatta bu haliyle sokakta yatmıştır), barınacak yer bulamadığı sırada arkadaşının "zaten şiirlerini de sevmiyorum" diyerek ona evini açmamasını aklım almıyor. Ve başka kadınlarla ilgilenmesine rağmen; ikisini geçindirmek için uğraşan, onu asla bırakmayan, hayatını ona adayan ve o öldükten sonra bile onun için, onun şiirleri için uğraşan karısı da şairin hayatındaki en önemli figür.

Mandelştam'ın şiirlerini yazabileceği araçları olmadığında, karısı ezberliyor onun şiirlerini, kaybolmasınlar diye. Bir şaire bundan daha güzel bir hediye olabilir mi? Ve onca yoksulluğa ve açlığa rağmen bu tür hayati sorunlar için asla tartışmıyorlar. Sadece, bulabildiği minik kâğıtlara yazdığı şiirlerin nereye koyduklarına, nerede olduğuna dair tartışıyorlar.

Kitap orijinal dilinde mi böyleydi, çevirmenin/editörün tercihi mi bu yöndeydi, bilemiyorum fakat fiil zamanı seçimlerini yer yer doğru bulmadım. Ayrıca, başka birkaç dilbilgisi hatası da mevcut. İkinci basımda belki tekrar gözden geçirilir. 

Şairin hayatını önceden bilmediğim için, dönemin atmosferini hissettirerek beni yine de etkileyen bir kitap oldu.


Tadımlık Alıntılar

"Mandelştam'da demir eksikliği vardı ve Nadejda... paslı anahtarı kaynatıp suyunu içiriyordu ona."

"Uzun süre çiğnendiğinde, aynı miktardaki bir lokma ekmek açlığı kandırıyor."

"Yemek yemek: Sovyet vatandaşının darağacına giderken nihai düşüncesi"

"Kağıdın sesi alkış sesine benziyordu."

"Coşkulu alkışlar duyar. Şiirleri beğenildiğine göre artık huzur içinde ölebilir. Mandelştam, aklı biraz daha yerine geldiğinde, alkış zannettiği sesin aslında sözler yerine ekmek isteyen arkadaşlarının protestosu olduğunu anlayacaktır."

"Sürgün edilen kişinin aile fertleri, rahatsız edici tanıklar oldukları için çoğunlukla ortadan kaldırılırdı. Annesinin veya babasının aleyhinde konuşmak hayatta kalmak için tek çareydi. Onları vatan haini olan babalarından kurtardığı için Stalin'e teşekkür ettikleri duyulmuştu."

"Köyün tüm sakinleri sürgün edilmişti. Sadece mezarlık doluydu."

Ve her türlü yoksulluğa, zorluğa katlanıp kemanı elinden alındığında intihar eden müzisyeni de anmak isterim.


21 Aralık 2020 Pazartesi

Ayşegül Devecioğlu'ndan "Arkası Mutlaka Gelir" üzerine iki çift lakırtı

Aktif solcu bir geçmişe sahip olan ve bunu eserlerinde de konularıyla olsun, yaklaşımıyla olsun hissettiren Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen (2004), Ağlayan Dağ Susan Nehir (2007) ve Güzel Ölümün Öyküsü (2019) adlı romanlarının yanı sıra Kış Uykusu (2009), Başka Aşklar (2011) ve Ara Tonlar (2015) adlı öykü kitaplarına da sahip bir yazar. Tüm eserlerini okumuş biri olarak, son kitabı Arkası Mutlaka Gelir'de (2020) tarz değişikliğine gittiğini söyleyebilirim. Yazar önceki eserlerindeki, dile ve atmosfer yaratmaya ağırlık vermişken, bu kitabında kurguya ve ilginç konular bulmaya odaklanmış gibi.

Yazarın, benim de dahil olduğum kendi kitlesini yaratmada; başvurduğu söz oyunlarının, dili ince ince işlemesinin, kullandığı nahif benzetmelerin ve betimlemelerin etkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak, bu kitaba, aynı beklentiyle başlayan okurları bu tadı yakalayamayacak. Yazara ait önceki kitaplarda, yazarın enfes diline rağmen, kurguları yeterince iyi değildi bence. Bu kitapta ise yazar, o açığı kapatmaya çalışmış fakat bunun karşılığında, dilini feda etmiş gibi. Daha matematiği olan öyküler okuduğumu hissettim. Konular da, öncekilere kıyasla, hayatından içinden değil de, üzerine düşünmeye sevk eden türden, alegorik, oyuncul ve bir yandan da daha olaya dayalı. Yazarı okumaya bu kitaptan başlayacak olanlar, önceki okurlarının beklentisine sahip olmayacaklarından, kitabı daha çabuk ısınabilirler.

Ancak, kurguya feda edilen sadece dil değil, aynı zamanda konuların ele alınışına hâkim olan derin anlatım ve duygu yoğunluğu. Yazar, çok iyi konular bulmuş ama daha iyi işleyebilirdi bu konuları. Öykülerin giriş ve gelişme kısımları uzun uzun anlatılırken, sonuç bölümü çok hızlı bağlanıyor. Belki yazar bu şekilde, okura sürpriz olması beklenen sonların, etkisini yitirmemesini amaçlamaktadır. Oysa öyküler, sonlarıyla okuru şaşırtmaktan daha fazlasını vadeden, çok daha etkileyici olabilecek malzemelere sahip. (**Dikkat: Sürpriz bozan**) Örneğin, çok iyi bir öykü olma potansiyeli taşıyan konusuyla "Yaşlılığın Tehlikeleri", eski aktif solcu baş karakterin arkadaşlık kurabildiği tek kişinin eski aktif koyu sağcı biri çıkmasıyla okuru şaşırtmayı amaçlıyor (güzel fakat kendi adıma, daha bu iki adam karşılaştığı an, yazarın okuru bu şekilde şaşırtacağını tahmin etmem zor olmadı). Ve yalnız ve yaşlı olmak öyle bir şey ki, insanı düşmanına bile muhtaç edebiliyor; bunu da hissettiriyor yazar, tamam. Yine de, bir okur olarak ben bu bakış açısıyla biraz daha oynamasını, buradaki duygusal yanı biraz daha derinleştirmesini beklerdim (bu konu üzerine hayata dair dersler vermesinden veya didaktik olmasından bahsetmiyorum). (**Sürpriz bozan sonu**)

Yedi öyküden oluşan kitapta belirli motifler göze çarpıyor. Devecioğlu'nun solcu duruşu aşikâr olmakla birlikte okuduklarımız bu kez emekçi öyküleri, toplumcu öyküler değil. Kitabın açılışını ve kapanışını "yazmak" odaklı öyküler yapıyor. Kitapta yazmak konulu üçüncü bir öykü daha var. Kitabın son öyküsünün adının "Arkası Mutlaka Gelir" olmasını da; öyküdeki anlamına ek olarak, yazarın yazmaya devam edeceği, bu öykünün son olmadığı şeklinde de yorumlamak bir okuru olarak hoşuma gidiyor. İki öyküde yan motif, bir öyküde merkezi motif "çocuk"; daha doğrusu çocuksuzluk veya sorunlu çocuk. Yine iki öyküsünde de "hastalık/hastane". Zaten kitaptaki öyküler, benimki gibi genel yorumlardan fazlasını, kavramsal açıdan ayrıntılı bir incelenmeyi hak eden türden.