29 Ocak 2026 Perşembe

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 1

"Karanlıkta Görüyorum" adlı sinegünlüğümün ilki yayında. İzlediğim filmler hakkında düzenli olarak yazacağım. Beyazperdeden yansıyan ışıkta filmlerin bana gösterdiği, fısıldadığı, sezdirdiği şeylerin izini sürmek için. “Göz Alışınca” bölümündeyse sinema dünyasına dair minik notlar var. Sinegünlükler Parşömen'in web sitesinde okunabilir.

İlk sinegünlüğümdeki filmler sırasıyla:

Pillion (Harry Lighton, İngiltere, 2025)

Aynalar No. 3 (Mirrors No.3/Miroirs No. 3, Christian Petzold, Almanya, 2025)

Homebound (Neeraj Ghaywan, Hindistan, 2025)

Belén (Dolores Fonzi, Arjantin, 2025)

Deaf (Sorda, Eva Libertad, İspanya, 2025)

Mutluson (Happyend, Neo Sora, Japonya, 2024)

Palestine 36 (Annemarie Jacir, Filistin, 2025)

Béla Tarr’ın "Lanet" filminde köpek imgesi: Sevgisizliğin ölçütü

Béla Tarr’ı kaybettiğimiz 6 Ocak’ta yeniden Lanet (1988) filmini izledim, gece uyuyamadım, yazmasam olmayacaktı. Hem Béla Tarr’ın hem de katledilen bütün köpeklerin anısına yazdım… “Béla Tarr’ın Lanet filminde köpek imgesi: Sevgisizliğin ölçütü” adlı yazım K24’ün web sitesinde okunabilir.

"Modern çağda felaketin asıl kaynağı savaş ve şiddet yanlısı faşistler değil, insanların sorumluluk hissetmemesidir. Köpeği görmezden gelmek kolaydır; kimseyi zorlayamaz o. Ama görmezden gelmek affedilebilir değildir; Tarr’ın seyirciyi rahatsız etmesini beklediği nokta da budur. Film kimseyi açık açık suçlamasa da, içten içe hepimizin çürük olduğunu, toplumun çürüdüğünü söyler. Tarr dram üretmez, katarsis yaratmaz, doğru davranışı dikte etmez. Seyirciye sadece şunu sorar: Kötülük yapmamak yeterli midir?"

Sesin Askıda Kaldığı Yer: “Saraybosna Radyosu”

2026’nın ilk kitabı Saraybosna Radyosu oldu. “Sesin Askıda Kaldığı Yer: Saraybosna Radyosu” adlı yazımda, kitapta belleğin neden korunaklı bir alan olamadığının ve savaşın neden hiç bitmeyen bir zamana dönüştüğünün izini, sesler ve sessizlikler üzerinden sürmeyi denedim. Bir şehir susunca zaman da yara alıyor. Yazı, Parşömen’in web sitesinde okunabilir.

2025 Parşömen Edebiyat Soruşturması


Parşömen'in geleneksel hale gelen yıllık edebiyat soruşturmasını yanıtladım. 2025’te çıkan kitaplar arasında beni etkileyenlerden bahsettim. Ve buruk bir tattan fazlasını vermeyecek birkaç şeyden daha. Parşömen'in web sitesinde okunabilir.

2 Aralık 2025 Salı

O da bir şey mi: Ötekinin aynasından yansıyan gerçek


Pelin Esmer'in son filmi O da bir şey mi (2024) üzerine kaleme aldığım "Ötekinin aynasından yansıyan gerçek" başlıklı yazı K24'te okunabilir. Filmin neyi başarıp başaramadığıyla ilgilenen bir eleştiri değil, filmin meselesi hikâye anlatıcılığına kendince kafa yoran bir deneme.


25 Kasım 2025 Salı

Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 4. Bölüm



        Yiyecek, İçecek, Puro ve Hediyelik

Küba’da yerel sanatçıların yapıp sattığı hediyelikleri süsleyen başlıca yerel figürlerden biri yunus, öbürü de arıkuşu. Afrika etkisinin hissedildiği tahtadan oyma biblo, baston, pipo vb. nesnelerin yanı sıra yerel ressamların elinden çıkma resimler var. Birbirinin kopyası şeyler çoğunlukta olsa da, orijinal bir resim bulma ihtimaliniz az değil. Ancak ucuz değiller, pazarlık yapabilirseniz ne âlâ. Tablo alırsanız biraz daha para verip damgalatın, yoksa ülkeden çıkaramayabilirsiniz. Havana’da “Basílica Menor of San Francisco de Asís” kilisesinin orada bir sokak ressamıyla tanıştım. Ressam Yaser Menendez Sierra az da olsa İngilizce konuşabiliyor, hatta bana sevdiği bir Türk dizisini anlatmaya çalıştı ama bildiğim bir alan değil. Kendisinin binaları yamuk resmedişi, Havana’nın bakımsız binalarını düşününce anlamlı geliyor.













Ülkenin en büyük geçim kaynaklarından olan rom aynı zamanda mill
î içki. Rom deyince Küba’da akla gelecek marka Havana Club, kesinlikle Bacardi değil; çünkü Bacardi de bir Küba markası olmasına rağmen devrimden sonra ülkeden kaçan Batista yanlısı aileye ait bir marka. Küba, romla yapılan birçok ünlü kokteylin de anavatanı; Mojito en popüleri, bunun dışında Pina Colada, Daiquri, Cuba Libre, Ron Collins, Canchanchara, Caipirina var. Tabii kokteyller ağır içicilere ne kadar hitap eder bilmem, hele bol şekerli oldukları düşünüldüğünde. Kokteyl bulmak su bulmaktan daha kolay.


Market ve bakkal ülkemizdeki gibi sık rastlanılan mekânlar değil. Diyelim buldunuz, bakalım burası ülke dışından gelenleri kabul ediyor mu; diyelim kabul edildiniz, bakalım stokta su kalmış mı – benzer durum yiyecekler için de geçerli, turistik restoranda ekmek istiyorsunuz ama yok çünkü sınırlı, o günkü hakları bitmiş. Bir de sokakta sizden sabun isteyenler çıkabiliyor, üniversitedeyken kimyacı arkadaşımın rahat rahat yapıp getirdiği sabuna bile muhtaçlar. Ben önce satıyorlar sanmıştım, meğer sizden sabun istiyorlarmış. Özellikle bakkalların ürün yelpazesi oldukça sınırlı ama çok ucuz, bu nedenle turistlere kapalı, gıda fiyatlarını da devlet kendi vatandaşlarının alım gücüne göre belirliyor. Ambargo şartlarında kendi halkına yetmeye çalışan bir ülke burası sonuçta.

Kübada bir bakkal

Kokteyl kadar popüler başka bir içki de bira. Kendi yerel biraları Cristal ve Bucenaro’yu tercih ediyorlar fakat ülkede bira başta olmak üzere ithal içki de var. Tabii, sokaklarda satılan şeker kamışı suyu (guarapo) ile hindistancevizi suyunu denemeden dönmek bence hata olur. Ve elbette kahve. Çilek ve Çikolata filminde dendiği gibi, “Medeni insanlar çay içerler. Bizlerse kahve içeriz.” Küba’nın meşhur kahvesi Cortadita’yı bir mekânda oturup içebilirsiniz çünkü sütle özel hazırlanılıyor, marketlerde hazır satılan bir şey değil. Kahveye süt mü konur diyenlerdenseniz de, oldukça hafif olan Serrano en popüler öğütülmüş kahve markaları. Çay tiryakilerineyse kötü haber, Küba’da sadece sallama çay var.

Elimden geldiğince vegan beslenmeye çalıştığım için yemek önerim yok fakat yemek konusunda iyi olmadıklarını söylemeliyim. Alt tarafı makarna nasıl kötü yapılabilir, bilmiyorum; öğrencilik hayatımı bile dahil ederek söylüyorum ki, hiç bu kadar kötüsünü tatmamıştım. Hatta denk geldiklerim arasında İngilizceyi iyi konuşan tek kişiler olan Kübalı çift, İstanbul’da bulunmuş ve “Türk yemeklerinin üstüne tatmadık, Küba’daki yemekleri beğenmemeniz normal” dedi.

Ne güzel ki, burada bol bol tropik meyve tüketebilirsiniz; üstelik sokakta, her yerde rahatça, uygun fiyatla bulunabilecek şeyler: ülkemizde bilinen ananas, mango ve hindistancevizinin yanı sıra papaya (frutabomba), guava (guayaba), mamey (ülkenin millî meyvesi), carambola, guanábana (hint ayvası/tarçın elması), mamoncillo, ciruela (bir tür erik) ve şu an aklıma gelmeyen daha birçok tropik meyve. Ancak, denediklerimden ağız tadıma özellikle hitap eden hiçbir meyveye denk gelmediğimi de belirteyim. Hadi ben meyve pek sevmem ama meyve hastası arkadaşın da özellikle beğendiği bir şey çıkmadı. Cips olaraksa muz cipsi (kızarmış muz) oldukça yaygın. Yalnız avokadoları kocaman, kavun gibi, benim gibi sevenler kaçırmasın.


Yedik, içtik, biraz da tüttürelim o zaman. ABD’ye sokulması yasak olan Küba puroları, ülkenin medarıiftiharı; puro meraklılarınınsa milyonlar dökmekten çekinmediği bir şey. Bu purolar o kadar pahalı mı? Evet. Belki de ülkedeki en pahalı şey puro. Ama Küba purolarını dünya çapında benzersiz yapan şey, Küba’da yetiştirilen tütünün kalitesi ve tütünün tamamını tek tek elle saranların mahareti. Bir puro için 3-5 yaprak kullanılıyor ve puro sarılırken yaprağın ortasından geçen damar alınarak nikotinin %80’inden kurtulunmuş oluyor, aksi çok tehlikeli. Yapraklar bal veya bir tür reçineyle yapıştırılıyor. Daha sonra neminin alınması için, nem durumuna göre birkaç gün arasında bekletiliyor. Yeni sarılmış bir puroyu hemen götürmek istiyorsanız evde buzdolabında tutabilirsiniz. Sokakta kaçak olarak satılan ve daha ucuz olan puroları içmekse riskli. Çünkü nikotini alınmamış ve fazla bekletilmiş parça pinçik, artık muz yaprakları kullanılmış olabilir.

En popüler ve en iyi marka Cohiba. Cohiba aslındaa Taíno yerlilerinin sarıp içtikleri tütüne verilen ad. Cohiba markasının çıkışıysa bizzat Fidel’in sayesinde olmuş. 1960’ların ortasında Fidel’in ilgisini, koruması Bienvenido Chicho Perez’in içtiği markasız aromatik puro çekmiş. Korumanın arkadaşı Eduardo Rivera’nın özel olarak yaptığı puroları deneyip çok beğenen Fidel sırf bu puroların üretilmesi için Havana’da El Laguito Cigar Factory’yi açmış. Fidel, sağlık sorunu nedenleriyle puro içmeyi bırakana kadar, Cohiba 6 numara içmiş.

Kalitesiyle öne çıkan diğer markalardan Partagas daha sert ve yoğun, Romeo y Julieta ise içimi rahat olanlardan. Bu markaları Türkiye’deki havaalanlarında da görece uygun fiyata bulabilirsiniz. Yine de, Havana’da fiyat olarak çok daha uygun ve buna rağmen pahalı. Küba’dan kutu içinde en fazla 50 puro getirmenize izin var. Puroları, nemi emen sedir ağacından yapılma kendi kutusunda alırsanız kutuyu sorunsuzca gümrükten geçirebilmeniz için, kutunun üzerinde kendi özgün bandrolünün bulunmasına dikkat edin. Puronun sigara gibi içe çekilmediğini ancak bir puronun ortalama dört sigaraya denk geldiğini hatırlatalım. Rivayete göre, iyi bir puro insandaki kötü enerjiyi alırmış.

 

Ülkeye gelip de almadan dönmeyin denen bir başka şeyse, mucize gençlik aşısı denen Alicia krem; kutusunu 7-8 dolara her yerde bulabiliyorsunuz. Eczanelerden kafanıza göre ilaç alamasanız da, kanser ilaçları da turizmin bir parçası. Bir şekilde kaçak olarak onları da edinmek mümkün oluyor ama her ilacı ülkeden çıkarmak o kadar kolay değil. Hayvan sömürüsü/işkencesiyle yapıldığını ilk başta bilmediğimden ben de bir şişe kanser önleyici takviye almış bulundum. Ancak, ilaç alıp da gümrükte takılanlara da denk geldim. Herhangi bir şey almayı sakın ha havaalanı duty free’sine bırakmayın, pahalı purolar satan bir dükkân dışında, orada pek bir şey yok.

Havaalanı

İstanbul’dan Havana’ya indikten sonra pasaport kontrol kuyruğunda uzun uzun beklemeye hazır olun. Turistin az olduğu bir ülkede neden bekleniyor? Çünkü kullanılan bilgisayarlar o kadar eski ve yavaş ki, sistem durmadan kendini kapatıyor. Yani aslında teknoloji yetersizliği yüzünden bekliyorsunuz. Bazı açılardan zaman makinesine binip 50 yıl geriye gitmişsiniz gibi düşünebilirsiniz. Bavulları almak içinse tam 2,5 saat bekledik. Üstelik nedenini de bilmiyorum çünkü ne İngilizce anons yapılıyor ne de İngilizce açıklama yapabilecek bir görevli bulunabiliyor.


İnternet

İnternetsiz gezemem derseniz bu kez de (saatlik) internet kartı satın almak için bekleyeceksiniz. İlle de alacağım derseniz havaalanında alın, şehre kıyasla daha az beklersiniz. İnternet oldukça ağır, sınırlı ve sayfalar yavaş açılıyor. Ancak gerçek bir gezgin, harita kullanmayı bilendir deyip senelerce her yeri internetsiz, kâğıt/basılı haritayla gezdim, ki o zamanlar akıllı telefon bile yoktu. Artık akıllı telefonlarda MAPS.ME uygulamasından önceden indirdiğiniz şehir haritasıyla çevrimdışı olarak her yeri gezebilirsiniz. Google Haritalar’dan çok daha kullanışlı. Kaldığınız otelde ve/veya evde de muhtemelen internet olacaktır; sanmam ki yine hızlı olsun. Biz hiç kullanmadık çünkü hiç gerekmedi ama bazı turistik yerlerde ücretsiz Wi-Fi noktaları var, zaten bir sürü insan oturmuş elindeki telefona bakıyorsa muhtemelen orada ücretsiz internet vardır.


         Spor

Tıpkı Türkiye’deki gibi sokaklarda top koşturan çocuklardan anlaşılabileceği üzere en popüler spor futbol olsa da, ülkenin millî sporu beyzbol. Hatta hediyelik eşya olarak beyzbol sopaları satılıyor. Karşılarına aldıkları Amerika’nın sporunu mu almışlar derseniz, hayır, aksine Amerika, Küba’nın sporuna konmuş, çünkü beyzbolun temeli Küba yerlilerine dayanıyor. 

Avrupa görmüş olanlar bilir, bizdeki tavla kültürüne benzer bir şekilde, parklarda genç-yaşlı herkes satranç oynar. Kübalılarsa sokaklarda, parklarda, her yerde saatlerce domino oynuyor, bir yandan da öyle sakin sakin oturmayıp gündemle ilgili çene çalıyorlar. Hatta bazı semtlerde mini turnuvalar bile düzenleniyor. Hediyelik eşya olarak da tahtadan domino setleri satılıyor. Küba’yı gezdiğim sıralarda Paris 2024 Olimpiyat Oyunları yapılıyordu ama oturup olimpiyatları izleyenlere veya mekânlardaki TV’lerde olimpiyatların açık olduğuna hiç rastlamadım. Yine de, altın madalya kazanıp 5. kez olimpiyat şampiyonu olarak tarihe adını yazdıran ve Fidel Castro’ya teşekkür edip madalyasını sosyalist devrime adayan Kübalı efsane sporcu Mijain Lopez Nuńez’i anmadan geçmeyelim.


*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Che, Santa Clara, Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.

**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. https://erikhirsizi.blogspot.com/2025/05/kuba-baska-bir-dunya-halen-mumkun-mu-1.html

***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. https://erikhirsizi.blogspot.com/2025/05/kuba-baska-bir-dunya-halen-mumkun-mu-2.html

****Küba yazı dizisinin 3. Bölümü için bkz. https://erikhirsizi.blogspot.com/2025/06/kuba-baska-bir-dunya-halen-mumkun-mu-3.html

*****Yazıda kullanılan bütün fotoğraflar bana aittir. Üstlerine tıklayarak fotoğrafları daha büyük ve daha net görüntüleyebilirsiniz.

12 Haziran 2025 Perşembe

Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 3. Bölüm

 


    Arabalar ve Ulaşım

Ülkede sık rastlanan eski model Lada marka arabalar Sovyetler’in hediyesi. Küba deyince akla gelen ilk arabaların eski Amerikan otomobilleri olması ironisinin ardındaysa şöyle bir gerçek var: 1959’daki sosyalist devrimden önceki başkan Batista zamanında halkın yoksulluktan kırıldığı Küba, zengin Amerikalılarınsa zevküsefa merkeziymiş. Bunun bir nedeni de o zamanlar ABD’de içkinin yasak olması. Devrimden sonra Küba devleti, Amerikalıların şirketlerine, evlerine, arabalarına, yani her türlü mülküne el koyup bunları kamulaştırmış ve halka dağıtmış. Hatta Fidel’le birlikte omuz omuza savaşıp canını ortaya koyanlara verilen ev ve arabalar, halkın kalanına verilenlerden bir tık daha iyiymiş; mesela deniz kenarındaymış. O kadar da olsun artık.

Lada’ların, eski Amerikan otomobillerinin ve özellikle Havana’da daha sık rastlanan lüks araçların dışında “coco” taksiler ve üç tekerlekli “bisiklet” taksiler var. Halk toplu taşımada genellikle insanların alt alta üst üste gittiği otobüsleri yararlanıyor. Kırsalda ve küçük yerleşim birimlerinde çok yaygın olan atlı arabalara Havana’da da rastlanıyor maalesef. Turistler genellikle taksiye yönlendiriliyor. Kübalı olmadığınızı bin metre öteden anlayan Kübalı kardeşlerimiz zaten “taksi” diye yanınızda bitiveriyor. 

Küba’da yabancıysanız, birçok şeyde olduğu gibi ulaşımda da pazarlık yapmak dışında bir seçeneğiniz yok. Modern sarı taksiye de binseniz, eski Amerikan otomobiline de, Sovyet Lada’sına da, coco taksiye de, bisiklet taksiye de durum bu. Bisiklet taksi dışında ücretleri de benzer. Binmeden önce gideceğiniz yeri anlatın ve fiyatta anlaşın. Yüksek bir rakamdan pazarlığı açacaklarından emin olabilirsiniz. Ne var ki, indiğiniz noktada anlaşmayı bozup daha yüksek ücret istemeleri de ihtimal dışı değil. Coco taksiler Küba sıcağında havadar oluyor, şayet yanınızda bavul falan yoksa. Bisiklet taksi daha ucuz ama bisiklet sürmekten midir nedir zaten bir deri bir kemik kalmış insanların sürdüğü bisikletlerde kendimi taşıtma fikrinden hoşlanmadığımdan bunu denemedim.

Turist gibi takılmayı bırakıp yereller gibi yaşayayım ve çok para da vermeyeyim diyorsanız, benim gibi dolmuşa/paylaşılan taksiye (Almendrones/Collectivos/Máquinas) binebilirsiniz. Böylece taksilerin sizi 25 dolara götürmeye çalıştığı yere kişi başına 3 dolara gidebilirsiniz. Hem de, klasik bir Amerikan otomobiliyle gezeceğim diye, yüksek meblağlara araba kiralamanıza gerek kalmaz. Toplu ulaşımda kullanılan eski araçların da hepsi Chevrolet, Cadillac, Chrysler, Ford Fairlane, Plymouth vs. zaten. Dolmuşlar Çin Mahallesi’nin oradan kalkıyor. Evet, burada da Çin Mahallesi (Barrio Chino) var ama Çin’le uzaktan yakından alakası yok.


Şoförleri görünce şok olmayın. Malum Kübalılar rahat; taksici olsun dolmuşçu olsun kendi kişisel aracını kullanan olsun, araç sürmeleri epey kötü. Şimdiye kadar gezdiğim ülkelerde gördüklerimin en kötüsü diyebilirim; Makedonya’yı bile sollamışlar bu konuda. Öyle ki, araba kullanırken içkisini yudumlayana da rastlayabilirsiniz. Nitekim ülkede doğal olmayan ölümlerin ilk nedeni, trafik kazalarıymış. Hatta kaza olması durumunda kimin suçlu olduğuna bakmaksızın sürücülere 10 yıla kadar hapis cezası verilebiliyormuş. Bu arada, klasik Amerikan otomobillerinin çoğunda tek silecek var, şaşırmayın, silecek eksik değil.


Bir de kaçak taksiler var. Akşam 5’ten sonra çoğu turistik mekân kapanıyor demiştim; akşam 6’dan sonra da, bütün gün taksi taksi diye peşinizde dolanan arkadaşlar kayboluyor. O zaman kalbini açar gibi aracını açmaktan çekinmeyen kardeşlerimiz çıkıyor ortaya. Aslında ülkedeki her araba potansiyel bir taksi. Turizmin en önemli gelir kaynağı olduğu ama yeterince turistin gelmediği ülkede herkes baldan bir parmak olsun almak istiyor haliyle. Benim bindiğim kaçak taksinin sahibi ve sevgilisi, Küba’da iletişim kurduklarım arasında İngilizceyi en iyi konuşanlardı. Küba’daki yemekleri nasıl bulduğumu sorunca ve benden ne yazık ki pek olumlu olmayan bir yanıt alınca, “Zaten Türk yemeklerinden iyisi mi var?” dedi adam. Meğer vaktiyle İstanbul’a gelmiş. Ayrıca, Küba’da hit olmuş tek Türkçe şarkının da “Şımarık” olduğunu söylediler şarkıyı “Yakalarsam Muck Muck” diye mırıldanarak.

Ulaşımla ilgili son bir şey de, Küba’yı otostopla dolaşmak da mümkün. Bu şekilde sadece gezginler değil, neredeyse bedava ama ağzına kadar da dolu olan otobüsleri tercih etmeyen Küba halkı da ulaşım sağlıyor. İlginç olansa, bunu bizzat devlet teşvik ediyor ve devlet araçları da yasal olarak otostopçuları almak zorunda.

Malum Küba bir klasik araba açıkhava müzesi. Tabii bu araçlar çok eski olduğundan ve artık yedek parçaları bulunamadığından, her klasik araç sahibi aynı zamanda bir tamirci ustası olmak zorunda kalmış. Önceleri, politik bağlantıları olanları bir yana bırakırsak, sadece doktorların ithal araba alma hakkı varmış. 2014’te değişen yasayla birlikte artık herkesin böyle bir hakkı var. Ancak vergisi oldukça yüksek.


Ulaşım ve araba konusuna Che’yle ilgili de bir anekdot bırakalım. 1959’da Santa Clara şehrini ele geçirmeleriyle birlikte 26 Temmuz Hareketi yani sosyalist devrimciler zafere ulaşıyor. Che’nin omuz omuza savaştığı bir askerin, yenilgiye uğrattıkları karşı taraftan birinin üstü açık, lüks otomobilini alıp onunla Havana’ya gittiğini gören Che arabayı durduruyor; arabanın ona ait olmadığını, halka ait olduğunu, arabayı aldığı yere bırakmasını söylüyor. Sonra ister otobüse binip gel, istersen askeri jip bul, diye de ekliyor. Bu bilgiye, Steven Soderbergh’in yönettiği Che 1: Arjantin (2008) filminde de yer veriliyor. Kurmacadan ziyade belgesele yakın film, devrim sırasındaki Che ve devrimden sonraki Che paralel kurgusuyla akıyor. Che’yi başarıyla canlandıran Benicio Del Toro, film için yedi yıl hazırlık yapmış fakat Fidel’i canlandıran Demián Bichir Nájera ne yazık ki karikatür bir tipten öteye geçemiyor.


Mimari

Şimdiye kadar 34 ülke, 193 şehir gezebildim. Ve iddia ediyorum, her bir binası özenle yapılmış böyle etkileyici olan bir şehir, Havana’ya kadar görmemiştim. Çünkü Havana, mimari açıdan bir gökkuşağı gibi; en şık mimari tarzlardan, en güzel renklerden, en iyi geçişlerden bir yelpaze. Arap, İspanyol, İtalyan, Portekiz, Fransız, Yunan ve Roman mimarisinin bir sentezi. 18. ve 19. yy.’ların neoklasik mimarisi 20. yy.’da –hastası olduğum– art nouveau ve art deco ile birleşerek eklektik bir hal almış. En baskın mimari tarz ise İspanyol; hatta Endülüs’te ve yer yer Portekiz’de benzerlerine rastlanabilir. Bu binalar koruma altında falan değil, halk bunlarda yaşıyor. Başka bir ülkede olsalar tarihi sayılacak binaların pencerelerinde asılı çamaşırlar görüyorsunuz. Ne yazık ki, binalar aşırı bakımsız, tabiri caizse dökülüyor. Devlet restorasyon işine el atmışsa da, maddi kaynak yetersizliği yüzünden, işler çok ağır ilerliyor. Yeterince zengin bir ülke olsa Havana dünyanın parmakla gösterilecek birkaç enfes şehrinden biri olabilirdi.

Küba genelinde sıcak ve nem yüzünden evlerin pencereleri, hatta kapıları genelde açık; bu nedenle, pencere ve kapılarda demirler var. Zaten güvenli bir ülke; hırsızlık falan olmaz. Yeni yapılan modern binalar ise daha yüksek ve sevimsiz; beş yıldızlı oteller gibi. Küba’da otelde kalmak yerine pansiyonda da (casa) kalabilirsiniz; turistler için yenilenmiş odalarda kalmak yasal çünkü bunlar halkın ek gelir kaynağı. Lüks beklentisi olanları memnun etmez ama odalar temiz, odaların kendi banyoları var ve şanslıysanız Latin atmosferini yansıtan bir odaya denk gelebilirsiniz. Misafirperver Kübalılar da, farklı dil konuştuğunuzdan anlaşabildiğiniz sürece, size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kübalıların ise lüks otellerde kalması yasak, sadece balayı çiftleri bu otellerde konaklayabiliyor; hatta sırf bu otellerde kalabilmek için insanlar evlenip sonra boşanıyormuş. Kübalıların yurtdışına çıkma yasağıysa 2012’de kalmış.


Doğa

Karayipler’de yer alan Küba’nın ince beyaz kumları ve berrak açık turkuaz sularıyla meşhur, çeşitli seyahat sayfalarında en üst sıralarda yer alan birçok kumsalı var. Haliyle hepsi halk plajı, şayet şezlong kiralamak istemiyorsanız. Tropik suları yer yer banyo suyundan hallice. Kübalı kardeşlerimizin deniz anlayışı bizimkinden farklı, kimse yüzmüyor. Gruplar halinde denize girip dikiliyor, sohbet ediyor ve içiyorlar. Çoğunluk, bilinen tarzda mayo ve bikini de giymiyor; sörfçülerin sıcaktan korunmak için giydiği türden uzun kollu mayolar giyiyorlar; o da yoksa tişörtle, şortla denize giriyorlar.

Kıyafette konu açılmışken, şemsiye getirmeyi unutmayın. Hava çok sıcak ve yazın gelirseniz bunaltıcı derecede nemli olduğu halde, gökyüzünü birden bulutlar sarabilir ve sağanak başlayabilir. Bu sıcakta yağmurluksa fazla kaçar. Batı kaynaklı sitelerdeki havadurumu sıcaklığına, yağış durumuna da sakın inanmayın; ne derlerse Küba’da tersi çıkıyor. Şemsiyeler Kübalıların her daim yanında çünkü onlar sadece yağmurdan değil (Uzakdoğulular gibi) güneşten de korunmak için şemsiye açıyor.

Ateş ağacı

Ulusal ağacı palmiye olan Küba tam 18 palmiye türü barındırıyor. Kıyı bölgelerin mangrov ağaçları da var. Bunlar denizde büyür, tuzu çekerek tuzlu suyu tatlı suya çevirir fakat suyu bulandırır. Ayrıca, okyanuslardan gelen erozyonu engelleyerek kara parçalarını erozyona ve dalgalara karşı korur. Küba’nın gittiğim her şehrinde en çok rastladığım ağaçsa banyan. Aslında Hindistan’ın resmi ağacı; söylentiye göre, Buda’nın 7 gün altında oturup aydınlanma yaşadığı, yani ilk meditasyonunu yaptığı kutsal ağaç. Tek kişilik orman gibi. Ağaca tutununca elinize karınca gelirse şans da gelir diyorlar. Küba sokaklarını turuncu-kırmızı kocaman çiçekleriyle süsleyen bir ağaç da ateş ağacı, bu ağacın anavatanıysa Madagaskar.

Banyan ağacı

Küba tam yirmi beş kuş türünün anavatanı. En yaygını, dünyanın en küçük kuşu olarak bilinen arıkuşu (sinekkuşu da deniyor). Bu minnak sadece 6 cm. uzunlukta ama canlı, parlak renkleriyle göz alıyor. Aman yanlışlıkla böcek zannetmeyin. Bir de tepemde bol bol akbaba uçtu; onları canlı canlı bu kadar yakından görmek değişik bir his fakat korkuya mahal yok, bir şey yapmıyorlar. Ülkenin bir başka hayvan sembolüyse yunus. Ne yazık ki, yunusların hapsedildiği yunus parkları burada da mevcut. Sokak hayvanla
rına da büyük-küçük her şehirde rastlanıyor fakat genel durumları Türkiye’deki kadar iyi değil.


 

*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Yiyecek, İçecek, Puro, Hediyelik, Havaalanı, İnternet, Spor, Che, Santa Clara, Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.

**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. https://erikhirsizi.blogspot.com/2025/05/kuba-baska-bir-dunya-halen-mumkun-mu-1.html

***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. bkz. https://erikhirsizi.blogspot.com/2025/05/kuba-baska-bir-dunya-halen-mumkun-mu-2.html

****Yazıda kullanılan bütün fotoğraflar bana aittir. Üstlerine tıklayarak fotoğrafları daha büyük ve daha net görüntüleyebilirsiniz.