4 Temmuz 2026, İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin 10. ölüm yıldönümüydü. Usta yönetmeni Yakın Plan (Nema-ye Nazdik/Close-up) filmi üzerine bir yazıyla anlamak istedim. Film çözümlemem Libre Kültür’de okunabilir.
4 Temmuz 2026, İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin 10. ölüm yıldönümüydü. Usta yönetmeni Yakın Plan (Nema-ye Nazdik/Close-up) filmi üzerine bir yazıyla anlamak istedim. Film çözümlemem Libre Kültür’de okunabilir.
Çocukluğumdan beri sulugözlüyümdür. Bu
hassasiyetle tezat oluşturuyor gibi görünse de çocukken biraz da erkek
fatmaydım. Erkeklerle top oynar, onlarla dövüşmekten çekinmezdim. Vaktimin
çoğunu sokakta oynayarak geçirdiğim yaz aylarında gün battıktan sonra eve hep
bacaklarımda taze sıyrıklarla dönerdim. Özellikle yara almıyordum elbette ama
yaralarımın kabuk bağlamaya başlaması beni büyülerdi. Büyüteçle yaralarımı
inceler ve canımı yakacağını bilsem de, sertleşmiş kabuklarını hafifçe kaldırıp
altlarına bakardım. Bütün o koca koca yaraların zamanla, sanki hiç var olmamış
gibi, tenimin altında kaybolup gitmesine hayret ederdim. Belki de insanın
canını acıtan şeye yakından bakma, onu açık tutma merakı çocuklukta
başlıyordur. Seneler sonra anladım ki, çocukken bacaklarımdaki yaraları
incelediğim büyütecin yetişkinlikteki karşılıklarından biriydi edebiyat.
Lorenza Mazzetti’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın
son döneminde İtalya kırsalında yaşayan yetim bir çocuğun gözünden anlattığı otobiyografik
romanı Gökyüzü Düşerken hakkında yazdım. Kendi çocukluk anılarıma da
uğrayarak, faşizmin çocuk ruhuna sızan şiddetine ve hafızanın ahlaki sınavına
değinmeyi denedim. Yazı, K24’te.
Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmi üzerine özellikle otopsi sahnesi ekseninde bürokrasi, iktidar ilişkileri ve Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabındaki ahlaki ikilem üzerinden bir çözümleme yapmayı denedim. Yazı Libre Kültür'de okunabilir.
Odağında otopsi sahnesinin yer aldığı bu yazının hem başlığında hem de son paragrafında "elma" imgesine değinmişken, bu konuda bir parantez açmak istiyorum. Her ne kadar Nuri Bilge Ceylan elmanın sahneye tesadüfen dahil olduğu mealinde bir açıklama yapmış olsa da bu imge, filmin dünyasını iki farklı eksende tamamlayabilen güçlü bir metafora dönüşüyor.
İlki, toplumsal eksende: Sıradanlaşma ve aynılaşma. Elmanın yuvarlanıp çürümüş öbür elmaların yanına, o çukura düşmesi; Anadolu'nun her şeyi yutan durağanlığında herkesin eninde sonunda birbirine benzemesi gibi okunabilir. Tıpkı o yığına dahil olan elma gibi, birey de bu coğrafyada zamanla yığının bir parçası haline gelir. Doktor da o elma gibi başta ayrı duran biriyken, gecenin sonunda bir gerçeği gizleyerek o çukurdakilere katılıyor. Artık kimin daha az, kimin daha çok çürük olduğunun bir önemi kalmıyor. Hepsi aynı toprağın, aynı sessizliğin parçası. Üzüm üzüme baka baka kararır misali herkes o çukurda aynılaşıp sıradanlaşıyor.
İkincisiyse, varoluşsal eksende: Evrenin kayıtsızlığı. Elmanın dalından kopup düşmesi de bir hayatın
bitişi sanki; tıpkı insan gibi o da toprağa dönüyor. Ancak, elma sarsıla sarsıla yuvarlansa da ulaştığı yer, çukurun sessizliği. Bu, evrenin, insan trajedisine karşı duyduğu kayıtsızlığın resmi gibi. Hayat; cinayet ve diri diri gömülme gibi en büyük trajedileri bile yutup
hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor çünkü evren, acıya kayıtsız. İnsan çığlık atarken doğa sağır, bozkır dilsiz.
Made in
EU (Stephan Komandarev, Bulgaristan, 2025)
Sınıfsal körlük ve toplumsal linç üzerine.
Yurtsuz (Trial of Hein/Der Heimatlose, Kai Stänicke, Almanya, 2026)
Kendin olabilmenin ağır bedeli, toplumsal aidiyet(sizlik) ve performans bekleyen toplumun aforoz edişi üzerine.
Pompei:
Bulutların Altında (Sotto le nuvole, Gianfranco Rosi, İtalya, 2025)
Zamanın tozunda birlikte soluyan geçmiş ve şimdi üzerine.
The
President’s Cake (Hasan Hadi, Irak, 2025)
Totaliter rejimin bireyden çaldıkları ve masumiyetin enkazı üzerine.
Sevgili Günlük mü demeliyim. Artık içimi sana dökeceğim. Duymayan kulaklar yine duymayacaksa, Twitter’da çığlık atmamın anlamı ne?
Herkes susuyor. Çünkü söz konusu olan sokak
hayvanları.
Burada sözüm sosyal medyayı aktif
kullanmayanlara değil; her haksızlıkta barikatın en önünde duranların bu kez bilinçli
olarak kafalarını çevirmesine. Hele hele evinde hayvan besleyenler, nasıl
tepkisiz kalabiliyor? Sadece “kendilerine ait” olan can da, öbürü patlıcan mı? Bu
seçici körlüğün arkasında ne var? Anlamaya çalışıyorum. İnsan gibi nefes alan,
hisseden varlıkların herhangi bir hakkı falan değil “canı” söz konusuyken. Bu
bir ölüm-kalım meselesiyken.
Konu popülerleştirilmediği için mi savunma
hattı zayıf? Gerçek adalet, popüler olmayanı da savunabilmek değil mi?
Yoksa aktivizm dünyasında bir öncelik
sıralaması mı var? Ne kirli bir bakış. Mesela şöyle mi diyorlar, “Şimdi bu
konuda ses çıkarıp halk nezdindeki kredimi bitirmeyeyim, daha ‘büyük’ (!)
meselelerde sesim duyulsun.” Böyle pragmatik bir hesapçılıkta ilkeli hiçbir şey
yok. Vicdan, bir ajandaya veya stratejiye bağlanacak bir şey mi? Bu adaletsizlik
şu an “moda” değil! “Kanaat önderlerinden ses çıkmıyorsa biz de ses
vermeyebiliriz” mi diyorlar? Pek prestij sağlamıyor mu bu konu? Yeterince “halkçı”
ve “solcu” görüntü çizmiyor mu?
Bu sessizlik, insanların gözümdeki samimiyet kredisini bitirdi. Artık onların başka konulardaki adalet çığlıkları da bana yapay gelecek. Oyuna devam! Maskeleri hiç çıkarmayın!