11 Haziran 2026 Perşembe

"Bereketli Vadinin Tembelleri"nden yapay zekâ çağına reddiye: Eylemsizliğin estetiği ve aylaklığın politiği


Albert Cossery’nin Bereketli Vadinin Tembelleri romanı, her ânı projeye çeviren üretkenlik çılgınlığına tutulmuş absürt bir ayna. Romanı Paul Lafargue’ün Tembellik Hakkı, David Graeber’in Tırışkadan İşler’i ve yapay zekânın emeği dönüştürmesiyle birlikte okumayı denedim. Yazı K24’ün web sitesinde okunabilir.


3 Haziran 2026 Çarşamba

Elmanın düştüğü çukur: Bir Zamanlar Anadolu’da Suç ve Ceza

 


Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmi üzerine özellikle otopsi sahnesi ekseninde bürokrasi, iktidar ilişkileri ve Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabındaki ahlaki ikilem üzerinden bir çözümleme yapmayı denedim. Yazı Libre Kültür'de okunabilir.

Odağında otopsi sahnesinin yer aldığı bu yazının hem başlığında hem de son paragrafında "elma" imgesine değinmişken, bu konuda bir parantez açmak istiyorum. Her ne kadar Nuri Bilge Ceylan elmanın sahneye tesadüfen dahil olduğu mealinde bir açıklama yapmış olsa da bu imge, filmin dünyasını iki farklı eksende tamamlayabilen güçlü bir metafora dönüşüyor.

İlki, toplumsal eksende: Sıradanlaşma ve aynılaşma. Elmanın yuvarlanıp çürümüş öbür elmaların yanına, o çukura düşmesi; Anadolu'nun her şeyi yutan durağanlığında herkesin eninde sonunda birbirine benzemesi gibi okunabilir. Tıpkı o yığına dahil olan elma gibi, birey de bu coğrafyada zamanla yığının bir parçası haline gelir. Doktor da o elma gibi başta ayrı duran biriyken, gecenin sonunda bir gerçeği gizleyerek o çukurdakilere katılıyor. Artık kimin daha az, kimin daha çok çürük olduğunun bir önemi kalmıyor. Hepsi aynı toprağın, aynı sessizliğin parçası. Üzüm üzüme baka baka kararır misali herkes o çukurda aynılaşıp sıradanlaşıyor.

İkincisiyse, varoluşsal eksende: Evrenin kayıtsızlığı. Elmanın dalından kopup düşmesi de bir hayatın bitişi sanki; tıpkı insan gibi o da toprağa dönüyor. Ancak, elma sarsıla sarsıla yuvarlansa da ulaştığı yer, çukurun sessizliği. Bu, evrenin, insan trajedisine karşı duyduğu kayıtsızlığın resmi gibi. Hayat; cinayet ve diri diri gömülme gibi en büyük trajedileri bile yutup hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor çünkü evren, acıya kayıtsız. İnsan çığlık atarken doğa sağır, bozkır dilsiz.


7 Mayıs 2026 Perşembe

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 7



Yedinci sinegünlük, öldüren düzenler üzerine. Parşömen Dergi'de okuyabilirsiniz.

Made in EU (Stephan Komandarev, Bulgaristan, 2025)
Sınıfsal körlük ve toplumsal linç üzerine.

Yurtsuz (Trial of Hein/Der Heimatlose, Kai Stänicke, Almanya, 2026)
Kendin olabilmenin ağır bedeli, toplumsal aidiyet(sizlik) ve performans bekleyen toplumun aforoz edişi üzerine.

Pompei: Bulutların Altında (Sotto le nuvole, Gianfranco Rosi, İtalya, 2025)
Zamanın tozunda birlikte soluyan geçmiş ve şimdi üzerine.

The President’s Cake (Hasan Hadi, Irak, 2025)
Totaliter rejimin bireyden çaldıkları ve masumiyetin enkazı üzerine.

 

30 Nisan 2026 Perşembe

Çılgın Samimiyetsizlikten Uzakta

 Sevgili Günlük mü demeliyim. Artık içimi sana dökeceğim. Duymayan kulaklar yine duymayacaksa, Twitter’da çığlık atmamın anlamı ne?

Herkes susuyor. Çünkü söz konusu olan sokak hayvanları.

Burada sözüm sosyal medyayı aktif kullanmayanlara değil; her haksızlıkta barikatın en önünde duranların bu kez bilinçli olarak kafalarını çevirmesine. Hele hele evinde hayvan besleyenler, nasıl tepkisiz kalabiliyor? Sadece “kendilerine ait” olan can da, öbürü patlıcan mı? Bu seçici körlüğün arkasında ne var? Anlamaya çalışıyorum. İnsan gibi nefes alan, hisseden varlıkların herhangi bir hakkı falan değil “canı” söz konusuyken. Bu bir ölüm-kalım meselesiyken.

Konu popülerleştirilmediği için mi savunma hattı zayıf? Gerçek adalet, popüler olmayanı da savunabilmek değil mi?

Yoksa aktivizm dünyasında bir öncelik sıralaması mı var? Ne kirli bir bakış. Mesela şöyle mi diyorlar, “Şimdi bu konuda ses çıkarıp halk nezdindeki kredimi bitirmeyeyim, daha ‘büyük’ (!) meselelerde sesim duyulsun.” Böyle pragmatik bir hesapçılıkta ilkeli hiçbir şey yok. Vicdan, bir ajandaya veya stratejiye bağlanacak bir şey mi? Bu adaletsizlik şu an “moda” değil! “Kanaat önderlerinden ses çıkmıyorsa biz de ses vermeyebiliriz” mi diyorlar? Pek prestij sağlamıyor mu bu konu? Yeterince “halkçı” ve “solcu” görüntü çizmiyor mu?

Bu sessizlik, insanların gözümdeki samimiyet kredisini bitirdi. Artık onların başka konulardaki adalet çığlıkları da bana yapay gelecek. Oyuna devam! Maskeleri hiç çıkarmayın!

28 Nisan 2026 Salı

Bir Şişe Yazı, Bir Şişe Vicdan

Çok yorgunum, manevi olarak tükendim. Bu yazıya görsel bulmaya mecalim bile kalmadı. Bu da alelacele yazılmış bir metin zaten.

Şefkatin neden bütün canlıları kapsamadığını, yaşam hakkının neden "türlere" göre seçildiğini anlayamıyorum. Merhamet ve adalet bölünmez bir bütün değil mi? Bir yerdeki adaletsizliğe ses çıkarıp öbürüne göz yummak, vicdanın seçici olduğunu göstermiyor mu?

Biz insanlar sesimizi duyurabilen bir türüz; hayvanlar ise kaderi birkaç kendini bilmezin dudağının arasından çıkacak karara bağlı olan, tamamen savunmasız bir tür. Hayvanların grev yapma, pankart açma veya oy kullanma şansı yok. Onların tek savunma hattı biz insanların tepkileri. Yine de onlar için sesimizi çıkarmak, onları gündeme taşımak neden tercih edilmiyor? Tabii insanların kendinden olana yani insana merhamet duyması, kendinden olanla empati kurması daha kolay; insan olanda annesini, babasını, kardeşini, kendini görür ama bir köpekte sadece bir hayvan görür. Türcülük işte böyle bir duvar.

İnsanların halihazırda gündemde olan bir acıya veya haksızlığa eklemlenerek vicdan rahatlatması da daha konforlu sanırım; dijital görevlerini tamamladıktan hemen sonra, ne yedikleri gibi alakasız şeyleri paylaşmaları, savundukları değerin kendisinden ziyade “Ben duyarlı biriyim” imajını sevdiklerini gösteriyor sanki. Hatta birçoğu için bu tepki, vicdani bir sızıdan ziyade, “herkes bağırırken sessiz kalmış” görünmemek için verilen mecburi bir refleksten ibaret. Söz konusu mesele genel bir yankı uyandırmasaydı, muhtemelen dönüp bakmayacaklardı bile.

Bazıları için de toplumsal olaylar, karakterlerini tamamlayan birer aksesuar gibi. O gün o tweet’i atmazsa eksik kalacağını hissediyor. Attıktan sonra ise vicdanındaki borç siliniyor ve hayatına, kişisel rutinine, hatta eğlenmeye geri dönebiliyor. Zaten sosyal medyadaki vicdan gösterileri birer saman alevi gibi geçici.

Benim gibi içine kapanık biri olup da sesini duyurmak için, en çok “mış gibi” yapanların olduğu Twitter gibi mecralara mecbur kalmak, insanın ruhunu gerçekten yoran bir ikilem. Buralarda ilkeli kalmak hayli zor çünkü ilkeli insan, akıntıya kapılmaz. Bu sahte kalabalığa uyum sağlamayı reddetmenin beni neden güçlü değil de zayıf hissettirdiğini bilmiyorum. Bu mecranın ruhsuzluğunu artık içime çekmek istemiyorum. Bundan sonra Twitter’da sadece, ürettiklerini bir şişeye koyup denize bırakan biri gibi, yazdıklarımı paylaşacağım. O şişeyi doğru kişilerin bulmasını umarak.


12 Nisan 2026 Pazar

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 6


Altıncı sinegünlük yayında. Parşömen Dergi'de okuyabilirsiniz. The Last One for the Road’u Veneto’nun endüstriyel düzlüklerinde son bir kadehin peşine düşen iki eski toprağın, geçmişin yasıyla bugünün absürt özgürlüğü arasında kurduğu köprü, Where the Wind Comes From’u Tunus’un ufuksuz geleceğinden kaçmaya çalışan iki gencin, toplumsal duvarları sürreal hayaller ve saf yoldaşlıkla aşma çabası, Good Luck, Have Fun, Don’t Die’ı yapay zekanın her şeyi kusursuz veriye indirgemesine karşı insanlığın tek sığınağını yani hata yapmasını savunan absürt direniş, Sarı Zarflar’ı toplumsal ölüme mahkûm edilen sanatçıların, hayatını idame ettirme yüküyle etik idealler arasında ezilişi ve sistemin temiz kalmayı imkânsızlaştırışı üzerinden çözümlemeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.

The Last One for the Road (Le città di pianura, Francesco Sossai, İtalya, 2025)

Where the Wind Comes From (Amel Guellaty, Tunus, 2025)

Good Luck, Have Fun, Don’t Die (Gore Verbinski, ABD, 2025)

Sarı Zarflar (Yellow Letters, İlker Çatak, Türkiye-Almanya, 2026)


27 Mart 2026 Cuma

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 5

 



Beşinci sinegünlük yayında. Parşömen Dergi'de okuyabilirsiniz. Yeniden'de mekân kaybıyla sarsılan benliğin bağlarla inşası, A Song For Imogene'de hiç doğmamış umudun yası ve travma döngüsünü kıran kefaret, Calle Malaga'da eşya belleğine sinmiş yuva sızısı ve kent hafızası, İki Savcı'da bireyin sistem karşısındaki çaresizliği ve hukuk tiyatrosu üzerinden çözümlemeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.

Yeniden (Rebuilding, Max Walker-Silverman, ABD, 2025)

A Song For Imogene (Erika Arlee, ABD, 2025)

Calle Malaga (Maryam Touzani, Fas, 2025)

İki Savcı (Two Prosecutors/Zwei Staatsanwälte, Sergei Loznitsa, Ukrayna, 2025)