9 Ekim 2019 Çarşamba

Bembeyaz Bir Gün


Yönetmen Hlynur Palmason’un ikinci filmi Bembeyaz Bir Gün (Hvítur, Hvítur Dagur), bir ev ve bahçesinden oluşan manzaranın farklı mevsimlerdeki görünümlerinin arka arkaya gösterilmesiyle açılıyor. Zaman geçiyor; ev değişiyor, bahçe değişiyor. Ama karısını bir trafik kazasında kaybeden polis memuru Ingimundur’un acısı değişmiyor; azalmıyor.

Ingimundur’u (Ingvar Sigurdsson), yapımına devam ettiği yeni evinde torunu Salka ile görüyoruz. Acısını kanalize ederek kendisini bu evin yapımını bitirmeye adamış. Adeta karısından sonra yapacağı yeni bir başlangıç. Ama ev bir türlü bitmiyor ve karısının ölümünü de bir türlü atlatamıyor. Tek avuntusu, torunu.

Karısının ölümünü bir türlü kafasından atamıyor. Sanki bir açıklama peşinde, bir anlam arayışı içinde. Tam da bu sırada, karısının onu aldatmış olabileceğinden şüphelenmeye başlıyor. Bu durum, ölümünü anlamlandırır mı, ölümünü açıklar mı, acısını hafifletir mi? Hele karısını çok sevdiğini, karısının ona her zaman “yettiğini” ifade eden bir erkek için. Aksine, karısının ölümü için suçlayacak birisini arıyor, bu kaybın hıncını birisinden çıkarmak istiyor. Ama bence asıl mesele, karısının onu aldatmış olması (ihtimali) değil; kaybın yarattığı acıyı, acının yarattığı hırçınlığı yönlendirecek bir şey, bir kişi -bu durumda karısının sevgilisi- bulmak. Aldatma olayını takıntı haline getiriyor; gittikçe herkese karşı daha agresif biri oluyor. Gözü gibi sakındığı torununu bile azarlayacak kadar kontrolünü kaybediyor. Ingimundur’un içi sürekli kaynayıp duruyor ama bir türlü gerçek anlamda patlama noktasına gelmiyor; küçük çıkışlarla da içindeki öfkeden tamamen kurtulamıyor. İzleyiciyi gerim gerim geren bu uzun ve sinir bozucu sürecin sonunda Ingimundur yapacağını yapıyor. Açıkçası, Ingimundur’un patladığı olaydan ziyade, o olaya giden süreci daha etkileyici buldum. Zaten yönetmen de temposunu yavaş tuttuğu filmde belirli bir olaya değil, Ingimundur’un ruh halini en iyi şekilde yansıtabilmek adına sürece odaklanmış.

Bazı eleştirmenlerin ve izleyicilerin, Ingimundur’u antipatik bulduğunu okudum. Hayatta en sevdiği kişiyi kaybeden birinin psikolojisini biraz olsun anlamaya çalışırsak, Ingimundur ile empati kurmak o kadar da zor olmaz. Bu kadar trajik olmayan olaylarda bile “Neden ben?” diye sorup bir yanıt aramaya, her şeye lanet etmeye hepimiz meyilliyiz.

(*Spoiler uyarısı) Peki, sis perdesi aralanıyor mu? Ingimundur deli gibi aradığı yanıtı buluyor mu? Kaybını sonunda anlamlandırabiliyor mu? Hangimiz bu hayatta bunu başarabildik ki! Ama torununun yanında ölümle yüz yüze geldiğinde, çizmesi gereken yol nihayet kafasına dank ediyor. Ve son sahnede, tüm filme hâkim olan sisi “geride” bırakarak kolunda açık bir yara (kapanması zor bir gönül yarasının fiziksel tezahürü gibi) ve kucağında torunuyla ileriye doğru yürüyor.

Bu dünyada aslolan tek şey sevgi. Biri sizi -her şeye rağmen- çok seviyorsa, bunun değerini bilerek yaşamak. Bence filmin girişinde yazan “ölülerin dünyadakilerle konuşabildiği” ile ilgili cümleye de bu açıdan bakmalı. Çünkü “ölümün” bize söyleyebileceği tek şey, verebileceği tek yanıt “yaşam” olabilir. Yaşamaya devam et!



2019 Cannes Yükselen Yıldız (Ingvar Sigurdsson)
2019 Transilvanya En İyi Performans (Ingvar Sigurdsson)
2019 Motovun En İyi Film

http://filmekimi.iksv.org/tr/bembeyaz-bir-gun

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme