30 Nisan 2026 Perşembe

Çılgın Samimiyetsizlikten Uzakta

 Sevgili Günlük mü demeliyim. Artık içimi sana dökeceğim. Duymayan kulaklar yine duymayacaksa, Twitter’da çığlık atmamın anlamı ne?

Herkes susuyor. Çünkü söz konusu olan sokak hayvanları.

Burada sözüm sosyal medyayı aktif kullanmayanlara değil; her haksızlıkta barikatın en önünde duranların bu kez bilinçli olarak kafalarını çevirmesine. Hele hele evinde hayvan besleyenler, nasıl tepkisiz kalabiliyor? Sadece “kendilerine ait” olan can da, öbürü patlıcan mı? Bu seçici körlüğün arkasında ne var? Anlamaya çalışıyorum. İnsan gibi nefes alan, hisseden varlıkların herhangi bir hakkı falan değil “canı” söz konusuyken. Bu bir ölüm-kalım meselesiyken.

Konu popülerleştirilmediği için mi savunma hattı zayıf? Gerçek adalet, popüler olmayanı da savunabilmek değil mi?

Yoksa aktivizm dünyasında bir öncelik sıralaması mı var? Ne kirli bir bakış. Mesela şöyle mi diyorlar, “Şimdi bu konuda ses çıkarıp halk nezdindeki kredimi bitirmeyeyim, daha ‘büyük’ (!) meselelerde sesim duyulsun.” Böyle pragmatik bir hesapçılıkta ilkeli hiçbir şey yok. Vicdan, bir ajandaya veya stratejiye bağlanacak bir şey mi? Bu adaletsizlik şu an “moda” değil! “Kanaat önderlerinden ses çıkmıyorsa biz de ses vermeyebiliriz” mi diyorlar? Pek prestij sağlamıyor mu bu konu? Yeterince “halkçı” ve “solcu” görüntü çizmiyor mu?

Bu sessizlik, insanların gözümdeki samimiyet kredisini bitirdi. Artık onların başka konulardaki adalet çığlıkları da bana yapay gelecek. Oyuna devam! Maskeleri hiç çıkarmayın!

28 Nisan 2026 Salı

Bir Şişe Yazı, Bir Şişe Vicdan

Çok yorgunum, manevi olarak tükendim. Bu yazıya görsel bulmaya mecalim bile kalmadı. Bu da alelacele yazılmış bir metin zaten.

Şefkatin neden bütün canlıları kapsamadığını, yaşam hakkının neden "türlere" göre seçildiğini anlayamıyorum. Merhamet ve adalet bölünmez bir bütün değil mi? Bir yerdeki adaletsizliğe ses çıkarıp öbürüne göz yummak, vicdanın seçici olduğunu göstermiyor mu?

Biz insanlar sesimizi duyurabilen bir türüz; hayvanlar ise kaderi birkaç kendini bilmezin dudağının arasından çıkacak karara bağlı olan, tamamen savunmasız bir tür. Hayvanların grev yapma, pankart açma veya oy kullanma şansı yok. Onların tek savunma hattı biz insanların tepkileri. Yine de onlar için sesimizi çıkarmak, onları gündeme taşımak neden tercih edilmiyor? Tabii insanların kendinden olana yani insana merhamet duyması, kendinden olanla empati kurması daha kolay; insan olanda annesini, babasını, kardeşini, kendini görür ama bir köpekte sadece bir hayvan görür. Türcülük işte böyle bir duvar.

İnsanların halihazırda gündemde olan bir acıya veya haksızlığa eklemlenerek vicdan rahatlatması da daha konforlu sanırım; dijital görevlerini tamamladıktan hemen sonra, ne yedikleri gibi alakasız şeyleri paylaşmaları, savundukları değerin kendisinden ziyade “Ben duyarlı biriyim” imajını sevdiklerini gösteriyor sanki. Hatta birçoğu için bu tepki, vicdani bir sızıdan ziyade, “herkes bağırırken sessiz kalmış” görünmemek için verilen mecburi bir refleksten ibaret. Söz konusu mesele genel bir yankı uyandırmasaydı, muhtemelen dönüp bakmayacaklardı bile.

Bazıları için de toplumsal olaylar, karakterlerini tamamlayan birer aksesuar gibi. O gün o tweet’i atmazsa eksik kalacağını hissediyor. Attıktan sonra ise vicdanındaki borç siliniyor ve hayatına, kişisel rutinine, hatta eğlenmeye geri dönebiliyor. Zaten sosyal medyadaki vicdan gösterileri birer saman alevi gibi geçici.

Benim gibi içine kapanık biri olup da sesini duyurmak için, en çok “mış gibi” yapanların olduğu Twitter gibi mecralara mecbur kalmak, insanın ruhunu gerçekten yoran bir ikilem. Buralarda ilkeli kalmak hayli zor çünkü ilkeli insan, akıntıya kapılmaz. Bu sahte kalabalığa uyum sağlamayı reddetmenin beni neden güçlü değil de zayıf hissettirdiğini bilmiyorum. Bu mecranın ruhsuzluğunu artık içime çekmek istemiyorum. Bundan sonra Twitter’da sadece, ürettiklerini bir şişeye koyup denize bırakan biri gibi, yazdıklarımı paylaşacağım. O şişeyi doğru kişilerin bulmasını umarak.


12 Nisan 2026 Pazar

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 6


Altıncı sinegünlük yayında. Parşömen Dergi'de okuyabilirsiniz. The Last One for the Road’u Veneto’nun endüstriyel düzlüklerinde son bir kadehin peşine düşen iki eski toprağın, geçmişin yasıyla bugünün absürt özgürlüğü arasında kurduğu köprü, Where the Wind Comes From’u Tunus’un ufuksuz geleceğinden kaçmaya çalışan iki gencin, toplumsal duvarları sürreal hayaller ve saf yoldaşlıkla aşma çabası, Good Luck, Have Fun, Don’t Die’ı yapay zekanın her şeyi kusursuz veriye indirgemesine karşı insanlığın tek sığınağını yani hata yapmasını savunan absürt direniş, Sarı Zarflar’ı toplumsal ölüme mahkûm edilen sanatçıların, hayatını idame ettirme yüküyle etik idealler arasında ezilişi ve sistemin temiz kalmayı imkânsızlaştırışı üzerinden çözümlemeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.

The Last One for the Road (Le città di pianura, Francesco Sossai, İtalya, 2025)

Where the Wind Comes From (Amel Guellaty, Tunus, 2025)

Good Luck, Have Fun, Don’t Die (Gore Verbinski, ABD, 2025)

Sarı Zarflar (Yellow Letters, İlker Çatak, Türkiye-Almanya, 2026)