20 Mart 2026 Cuma

Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 5. Bölüm

 




Che

Tam adıyla Ernesto “Che” Guevara. “Che” aslında bir lakap ve Arjantin’de “dost, arkadaş” anlamında kullanılıyor. Che’nin kendisi artık bir süperstar gibi anılıyor. Hatta Arjantin’de bir deyiş var: “Tengo una remera del Che, y no sé por qué.” Yani, bir Che tişörtüm var ve nedenini bilmiyorum. Popüler bir ikona, ilaha dönüştürülen sosyalist Che’nin yüzünü artık kapitalizm bile pazarlıyor. Che’nin ideolojisini bilmeden, onu okuyup anlamadan herkes onu sahipleniyor; sadece her türlü fraksiyon, bütün sosyalistler ve devrimciler de değil! Öyle ki, Che dünyanın en tanınan tarihi yüzü ve bu yüz de isyanın simgesi haline gelmiş. Oysa, Che sadece sosyalist bir devrimci değildi; sadece emperyalizme ve kapitalizme değil, bürokrasiye de karşıydı, bu yüzden Sovyetler ile Çin’i eleştiriyordu. Ne yazık ki, tıpkı içi boş bürokrasi gibi Che de içi boş bir imaja dönüşmüş durumda.


Che tıp okurken ilkin politikaya pek meraklı değilmiş, hatta sol gruplardan uzak dururmuş. Çok okuyan ve seyahat etmeyi çok isteyen Che ne zaman ki arkadaşı Alberto Granado ile birlikte Latin Amerika’yı gezmeye koyulmuş, işte o zaman fikirleri değişmeye başlamış. Gezdikçe insanların ne kadar yoksul olduğunu, adaletsizliğin ve zulmün ne kadar fazla olduğunu gözlemlemiş. Böylece komünizmle ilgilenmeye, kapitalizmden ve emperyalizmden nefret etmeye başlamış. Che bu gezide yaşadıklarını
Motorsiklet Günlükleri adlı kitabında anlatıyor. Brezilyalı yönetmen Walter Salles kitabı aynı adla filme de uyarladı. Gezi boyunca gördükleri, dinledikleri ve şahit olduklarından sonra Che, baskıcı rejimleri alt etmenin tek yolunun silahlı devrim, gerilla mücadelesi olduğuna kanaat getirmiş.

Che aslında “Çok gezen mi çok okuyan mı bilir?” sorusuna da bir yanıt olmuş. Çocukluğundan beri çok kitap okuyan Che’nin bu yolculuğa çıkmaktaki amacı “sadece kitaplardan öğrendiği kıtayı keşfetmek” imiş. Yine bizzat kendisinin ifade ettiği üzere, sonu olmayan yola olan aşkıyla Latin Amerika’yı dolaşması onu çok değiştirmiş. Bence de ne çok okuyan ne çok gezen bilir; hem okuyup hem gezen bilir. Che o yolculuğa çıkmamış olsa Che bildiğimiz Che, belki Küba da bildiğimiz Küba olmayacaktı. Hayatında çizeceği yolu yine yol belirledi.


Onu özellikle de Şili’de Amerikalıların işlettiği ve çölün ortasında aç susuz insanların çalıştırıldığı
Chuquicamata bakır madeni etkilemiş. Devletin evlerini elinden aldığı ve madende iş arayan komünist bir karı-kocayla sohbeti Che’de derin iz bırakmış. Daha sonra Peru’da cüzzamlı hastalarla gönüllü olarak ilgilendiği zaman 24. doğum gününü doktorlar ve hemşirelerle kutlarken Che ilk politik konuşmasını yapmış ve “birleşmiş” bir Latin Amerika’dan bahsetmiş. 1953’te mezun olduktan sonra Guatemala’da solcu hükümeti devirmeye yönelik CIA darbesine karşı silahlı mücadeleye katılmış fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış. ABD’ye yönelik olumsuz duygularını artıran bu olaydan sonra Fidel’le tanışan ve ondan, onun umudundan etkilenen Che, mücadeleye devam kararı almış. 1959’daki Küba devrimine giden süreci uzun uzun anlatmaya gerek yok. Fidel, Che ve Camilo mahşerin üç atlısı olmuş. Gerilla kamplarında Che’nin okuma-yazma vb. eğitimler verilmesine çok önem verdiğini, çocuk yaştaki gönüllüleri kabul etmediğini eklemeli. Bu süreçle ilgili başka bir dikkat çekici nokta da, birçok solcu fraksiyonun 26 Temmuz hareketini desteklemek yerine kendi aralarında çatışmakla, eyleme geçmek yerine laf ebeliği yapmakla meşgul olmaları. Malum ülkemizde de benzer bir durum her daim söz konusu. Ne var ki, devrimden sonra hepsi 26 Temmuz hareketine bir şekilde eklemlenmiş gibi duruyor – ki aralarında toprakların köylüye verilmesine karşı olanlar da varmış (bkz. tarım reformu).



1965’te Che, Fidel’e bir veda mektubu göndermiş ve gelişmekte olan diğer ülkelerde emperyalizmle mücadele etmek üzere Küba’dan ayrıldığını bildirmiş. Fidel bu mektubu halka okumuş. Afrika, Kongo’daki başarısız girişimden sonra ilk olarak gizlice Küba’ya, sonra Bolivya’ya geçmiş. Küba’dakinin aksine burada halktan pek destek görememiş, Bolivya Komünist Partisi de şartların Che’nin düşündüğü tarz devrimci mücadele için uygun olmadığını söylemiş. Che’nin yanıtıysa “İnsanın insanı sömürdüğü her yerde şartlar uygun demektir” mealinde olmuş. Ne yazık ki, Bolivya’da yakalanıp bir süre tutsak tutulduktan yargısız infaz edilmiş. Che için devrim, sevgi demekmiş. İnsanlık, adalet, doğruluk sevgisi.


Che sadece bir doktor, gezgin ve devrimci değildi; aynı zamanda öykü ve şiir yazarmış, arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı bir dergide editörlük yapmış. Ama hepsinden çok öne çıkan özelliği, fotoğraf merakıymış. Çocukken babasının fotoğraf makinesi sayesinde başlayan ilgisi, daha sonra çıkardıkları dergiye fotoğraf çekerek devam etmiş. Latin Amerika yolculuğu boyunca da bol bol fotoğraf çeken Che döndükten sonra fotoğrafçı olarak iş almaya başlamış, bazı işlerden ücretini asla alamamış. Devrim mücadelesi sırasında fotoğraf çekmeyi bırakmayan Che, devrimden sonra da Küba devletini temsilen gittiği ülkelerde fotoğraf çekmeye devam etmiş. Bina, anıt fotoğrafı çekse de o fotoğrafların küçük bir noktasına bile olsa her zaman halktan insanları dahil etmeye çalışmış. Nikon S2 (50 mm lens), Zenit 3M (Helios 58/2), Plaubel Makine, Ihagee Exakta ve Leica II gibi makineler kullanmış. Zor şartlarda bile fotoğraf çekmeyi bırakmamış. Fotoğrafları öyle özgün veya iddialı olmadığı halde bırakmamış. Devlet görevindeyken bile bırakmamış. Günlük de tuttuğu düşünülürse, çektiği fotoğraflar da bir nevi görsel günlük olmuş onun için.


SANTA CLARA


Santa Clara’ya Che’nin şehri deniyor. Che’nin anıt mezarı, mozolesi ve müzesi burada bulunuyor (Conjunto Escultórico Memorial Comandante Ernesto Che Guevara). 1967’de Bolivya’da öldürülüşünden 30 yıl sonra Che’nin elleri olmayan cesedinden kalan kemikler bir uçak pistinin altı kazılarak toplu mezardan çıkarılmış, DNA testiyle kimlik tespiti yapılarak Küba’ya getirilmiş. Bolivya’daki çatışmalarda öldürülen on altı arkadaşıyla birlikte burada yatıyor. Her mezarın başında bir dal nergis var, en sevdiği çiçekmiş. Mezarda fotoğraf-video çekimi yasak. Mezarlığın girişinde Che’nin koruması Hermes Pena Torres’in de fotoğrafı var, sanki şimdi de mezarını koruyormuş gibi. 
Müzede Che’nin ailesiyle bebeklik fotoğrafından okul karnesine, üniversitede arkadaşlarıyla çıkardığı derginin bir kopyasından kendi çektiği fotoğraflara kadar birçok kişisel belge ve resim var.





Mozolede ise yüksek bir konumda yer alan Che’nin 8 metrelik bronz heykelinin yanı sıra birkaç da rölyef var. Che’nin heykeli, üzerinde “Hasta la victoria siempre” yazan bir kaidenin üzerinde yükseliyor ve bağımsız tek bir Güney Amerika hayaliyle de o yöne bakıyor. Mozoleyi ve heykeli yapan José Delarra, onun güçlü ve sağlam karakterini ifade etmek için kare ve dikdörtgenlerden yararlanmış. 
Anıt mezarın dışında bulunan dev bronz heykel sadece bir figür değil, üzerinde Che’nin hikâyesinin işlendiği bir semboller bütünü. Heykelin kaidesinde Che’nin Fidel’e yazdığı veda mektubunun tamamı mermere kazınmış. Ayrıca heykelin üzerinde küçük kabartmalar halinde Che’nin hayatındaki doktorluk günleri, maden işçileriyle sohbetleri gibi önemli anlar gizli. Bu yüzden, heykele sadece uzaktan bakmayıp, kaidesindeki kabartmaları tek tek incelemek önemli.


Santa Clara devrim açısından çok önemli, çünkü 1959’da devrimcilerin bu şehri ele geçirmesiyle devrim kesin zafere ulaşmış ve adi Batista, şehrin düşmesiyle birlikte hemen ülkeden kaçmış. Batista rejimi askerlerinin ve önemli sayıda cephanenin bulunduğu treni devrimcilerin ele geçirmesinden sonra şehir düşmüş. Şehirde bu trenin vagonlarını görmek mümkün (Monumento a la Toma del Tren Blindado). İçinde de devrimcilere ait eşyalar ve belgeler yer alıyor. Batista askerlerini pusuya düşürmek için trenin raylarını sökerek yoldan çıkarılması için kullanılan greyder de aynı alanda bulunuyor. Söylentiye göre, Batista rejimi için savaşan askerlere devrimciler “Biz Küba halkı için savaşıyoruz, siz de halksınız, sizi öldürmek istemiyoruz, teslim olun” minvalinde konuşunca askerler teslim olmuş.


Santa Clara sadece tren baskınından ibaret değil. Che, şehri ele geçirmeden önce karargâhını Loma del Capiro adlı tepede kurmuş. Burası Santa Clara’nın en yüksek noktası ve harika bir şehir manzarası sunuyor. Şehri Che’nin gözünden görmek ve devrimcilerin şehre nereden sızdığını anlamak için oraya çıkmak iyi bir fikir.

Kimileri Santa Clara’yı, Che nedeniyle değerleri muhafaza eden yani muhafazakar bir yer olarak görebilir ama aslında burası belki de ülkenin en bohem ve ilerici şehri. El Mejunje adlı kültür merkezi, Küba’da LGBT+ haklarının, rock müziğin ve alternatif sanatın kalbi. Bu yüzden Santa Clara’yı sadece tarihi bir devrim müzesi gibi anlatırsak eksik kalır; orası aynı zamanda gençliğin ve değişimin şehri oluşuyla devrimlerin devamı niteliğinde.

Parque Leoncio Vidal parkı, 1930’lardan devrime kadar halkın, özellikle de öğrenciler ile işçilerin protesto gösterileri yaptığı yermiş. Şehir orkestrasının da çaldığı park, Küba’nın geleneksel müziği Danzón’u dinleyenlerin de uğrak noktası. Müzik, Avrupa ve Afrika karışımı ritimlerden oluşuyor.

Teatro La Caridad tiyatrosu, neoklasik mimarinin etkileyici bir örneği olmasının yanı sıra Küba’nın 1880’lerde yapılan görkemli sekiz kolonyal tiyatrosundan biri olduğundan ulusal anıt niteliği taşıyor. Burayı yardımseverliğiyle ve bağımsızlık savaşına desteğiyle tanınan Marta Abreu de Estévez yaptırmış.

Museo de Artes Decorativas, Küba’nın tarihi ve kültürel mirasını merak edenler için Havana’daki dekoratif sanatlar müzesiyle birlikte ülkenin en önemli iki müzesinden biri. Neoklasik tarzda yapılmış binanın içinde kolonyal dönemden kalma resimler, heykeller, kıyafetler ve mobilya yer alıyor.

Catedral de Santa Clara de Asís katedrali, Küba'nın en eskilerinden. Neo-gotik tarzdaki katedral her yıl "Kutsal Defin" alayına da ev sahipliği yapıyor. Bileti önceden alırsanız burada konser de dinleyebilirsiniz.

Şehirden ulaşabileceğiniz beyaz kumları ve turkuaz rengi sularıyla dört harika plaj var: Dünyadaki ikinci en büyük mercan resiflerinin yer aldığı Playa Las Salinas, bol bol denizyıldızına rastlayabileceğiniz Playa Perla Blanca, gemi enkazı görebileceğiniz Playa Periquillo ve siyah kumlarıyla adanın incilerinden Playa Las Gaviotas. Şehre yakın adalar da mevcut. Dünyanın en uzun (48 km) peneplenini (yontukdüz) araçla geçmek gibi bir deneyim de sunuyor (El Pedraplén). Doğaseverler için bununla da kalmıyor, bir de Lago Hanabanilla gölü var.


*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.

**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. 1. Bölüm

***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. 2. Bölüm

****Küba yazı dizisinin 3. Bölümü için bkz. 3. Bölüm

*****Küba yazı dizisinin 4. Bölümü için bkz. 4. Bölüm

******Üstlerine tıklayarak fotoğrafları daha büyük ve daha net görüntüleyebilirsiniz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder