20 Mart 2026 Cuma

Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 5. Bölüm

 




Che

Tam adıyla Ernesto “Che” Guevara. “Che” aslında bir lakap ve Arjantin’de “dost, arkadaş” anlamında kullanılıyor. Che’nin kendisi artık bir süperstar gibi anılıyor. Hatta Arjantin’de bir deyiş var: “Tengo una remera del Che, y no sé por qué.” Yani, bir Che tişörtüm var ve nedenini bilmiyorum. Popüler bir ikona, ilaha dönüştürülen sosyalist Che’nin yüzünü artık kapitalizm bile pazarlıyor. Che’nin ideolojisini bilmeden, onu okuyup anlamadan herkes onu sahipleniyor; sadece her türlü fraksiyon, bütün sosyalistler ve devrimciler de değil! Öyle ki, Che dünyanın en tanınan tarihi yüzü ve bu yüz de isyanın simgesi haline gelmiş. Oysa, Che sadece sosyalist bir devrimci değildi; sadece emperyalizme ve kapitalizme değil, bürokrasiye de karşıydı, bu yüzden Sovyetler ile Çin’i eleştiriyordu. Ne yazık ki, tıpkı içi boş bürokrasi gibi Che de içi boş bir imaja dönüşmüş durumda.


Che tıp okurken ilkin politikaya pek meraklı değilmiş, hatta sol gruplardan uzak dururmuş. Çok okuyan ve seyahat etmeyi çok isteyen Che ne zaman ki arkadaşı Alberto Granado ile birlikte Latin Amerika’yı gezmeye koyulmuş, işte o zaman fikirleri değişmeye başlamış. Gezdikçe insanların ne kadar yoksul olduğunu, adaletsizliğin ve zulmün ne kadar fazla olduğunu gözlemlemiş. Böylece komünizmle ilgilenmeye, kapitalizmden ve emperyalizmden nefret etmeye başlamış. Che bu gezide yaşadıklarını
Motorsiklet Günlükleri adlı kitabında anlatıyor. Brezilyalı yönetmen Walter Salles kitabı aynı adla filme de uyarladı. Gezi boyunca gördükleri, dinledikleri ve şahit olduklarından sonra Che, baskıcı rejimleri alt etmenin tek yolunun silahlı devrim, gerilla mücadelesi olduğuna kanaat getirmiş.

Che aslında “Çok gezen mi çok okuyan mı bilir?” sorusuna da bir yanıt olmuş. Çocukluğundan beri çok kitap okuyan Che’nin bu yolculuğa çıkmaktaki amacı “sadece kitaplardan öğrendiği kıtayı keşfetmek” imiş. Yine bizzat kendisinin ifade ettiği üzere, sonu olmayan yola olan aşkıyla Latin Amerika’yı dolaşması onu çok değiştirmiş. Bence de ne çok okuyan ne çok gezen bilir; hem okuyup hem gezen bilir. Che o yolculuğa çıkmamış olsa Che bildiğimiz Che, belki Küba da bildiğimiz Küba olmayacaktı. Hayatında çizeceği yolu yine yol belirledi.


Onu özellikle de Şili’de Amerikalıların işlettiği ve çölün ortasında aç susuz insanların çalıştırıldığı
Chuquicamata bakır madeni etkilemiş. Devletin evlerini elinden aldığı ve madende iş arayan komünist bir karı-kocayla sohbeti Che’de derin iz bırakmış. Daha sonra Peru’da cüzzamlı hastalarla gönüllü olarak ilgilendiği zaman 24. doğum gününü doktorlar ve hemşirelerle kutlarken Che ilk politik konuşmasını yapmış ve “birleşmiş” bir Latin Amerika’dan bahsetmiş. 1953’te mezun olduktan sonra Guatemala’da solcu hükümeti devirmeye yönelik CIA darbesine karşı silahlı mücadeleye katılmış fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış. ABD’ye yönelik olumsuz duygularını artıran bu olaydan sonra Fidel’le tanışan ve ondan, onun umudundan etkilenen Che, mücadeleye devam kararı almış. 1959’daki Küba devrimine giden süreci uzun uzun anlatmaya gerek yok. Fidel, Che ve Camilo mahşerin üç atlısı olmuş. Gerilla kamplarında Che’nin okuma-yazma vb. eğitimler verilmesine çok önem verdiğini, çocuk yaştaki gönüllüleri kabul etmediğini eklemeli. Bu süreçle ilgili başka bir dikkat çekici nokta da, birçok solcu fraksiyonun 26 Temmuz hareketini desteklemek yerine kendi aralarında çatışmakla, eyleme geçmek yerine laf ebeliği yapmakla meşgul olmaları. Malum ülkemizde de benzer bir durum her daim söz konusu. Ne var ki, devrimden sonra hepsi 26 Temmuz hareketine bir şekilde eklemlenmiş gibi duruyor – ki aralarında toprakların köylüye verilmesine karşı olanlar da varmış (bkz. tarım reformu).



1965’te Che, Fidel’e bir veda mektubu göndermiş ve gelişmekte olan diğer ülkelerde emperyalizmle mücadele etmek üzere Küba’dan ayrıldığını bildirmiş. Fidel bu mektubu halka okumuş. Afrika, Kongo’daki başarısız girişimden sonra ilk olarak gizlice Küba’ya, sonra Bolivya’ya geçmiş. Küba’dakinin aksine burada halktan pek destek görememiş, Bolivya Komünist Partisi de şartların Che’nin düşündüğü tarz devrimci mücadele için uygun olmadığını söylemiş. Che’nin yanıtıysa “İnsanın insanı sömürdüğü her yerde şartlar uygun demektir” mealinde olmuş. Ne yazık ki, Bolivya’da yakalanıp bir süre tutsak tutulduktan yargısız infaz edilmiş. Che için devrim, sevgi demekmiş. İnsanlık, adalet, doğruluk sevgisi.


Che sadece bir doktor, gezgin ve devrimci değildi; aynı zamanda öykü ve şiir yazarmış, arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı bir dergide editörlük yapmış. Ama hepsinden çok öne çıkan özelliği, fotoğraf merakıymış. Çocukken babasının fotoğraf makinesi sayesinde başlayan ilgisi, daha sonra çıkardıkları dergiye fotoğraf çekerek devam etmiş. Latin Amerika yolculuğu boyunca da bol bol fotoğraf çeken Che döndükten sonra fotoğrafçı olarak iş almaya başlamış, bazı işlerden ücretini asla alamamış. Devrim mücadelesi sırasında fotoğraf çekmeyi bırakmayan Che, devrimden sonra da Küba devletini temsilen gittiği ülkelerde fotoğraf çekmeye devam etmiş. Bina, anıt fotoğrafı çekse de o fotoğrafların küçük bir noktasına bile olsa her zaman halktan insanları dahil etmeye çalışmış. Nikon S2 (50 mm lens), Zenit 3M (Helios 58/2), Plaubel Makine, Ihagee Exakta ve Leica II gibi makineler kullanmış. Zor şartlarda bile fotoğraf çekmeyi bırakmamış. Fotoğrafları öyle özgün veya iddialı olmadığı halde bırakmamış. Devlet görevindeyken bile bırakmamış. Günlük de tuttuğu düşünülürse, çektiği fotoğraflar da bir nevi görsel günlük olmuş onun için.


SANTA CLARA


Santa Clara’ya Che’nin şehri deniyor. Che’nin anıt mezarı, mozolesi ve müzesi burada bulunuyor (Conjunto Escultórico Memorial Comandante Ernesto Che Guevara). 1967’de Bolivya’da öldürülüşünden 30 yıl sonra Che’nin elleri olmayan cesedinden kalan kemikler bir uçak pistinin altı kazılarak toplu mezardan çıkarılmış, DNA testiyle kimlik tespiti yapılarak Küba’ya getirilmiş. Bolivya’daki çatışmalarda öldürülen on altı arkadaşıyla birlikte burada yatıyor. Her mezarın başında bir dal nergis var, en sevdiği çiçekmiş. Mezarda fotoğraf-video çekimi yasak. Mezarlığın girişinde Che’nin koruması Hermes Pena Torres’in de fotoğrafı var, sanki şimdi de mezarını koruyormuş gibi. 
Müzede Che’nin ailesiyle bebeklik fotoğrafından okul karnesine, üniversitede arkadaşlarıyla çıkardığı derginin bir kopyasından kendi çektiği fotoğraflara kadar birçok kişisel belge ve resim var.





Mozolede ise yüksek bir konumda yer alan Che’nin 8 metrelik bronz heykelinin yanı sıra birkaç da rölyef var. Che’nin heykeli, üzerinde “Hasta la victoria siempre” yazan bir kaidenin üzerinde yükseliyor ve bağımsız tek bir Güney Amerika hayaliyle de o yöne bakıyor. Mozoleyi ve heykeli yapan José Delarra, onun güçlü ve sağlam karakterini ifade etmek için kare ve dikdörtgenlerden yararlanmış. 
Anıt mezarın dışında bulunan dev bronz heykel sadece bir figür değil, üzerinde Che’nin hikâyesinin işlendiği bir semboller bütünü. Heykelin kaidesinde Che’nin Fidel’e yazdığı veda mektubunun tamamı mermere kazınmış. Ayrıca heykelin üzerinde küçük kabartmalar halinde Che’nin hayatındaki doktorluk günleri, maden işçileriyle sohbetleri gibi önemli anlar gizli. Bu yüzden, heykele sadece uzaktan bakmayıp, kaidesindeki kabartmaları tek tek incelemek önemli.


Santa Clara devrim açısından çok önemli, çünkü 1959’da devrimcilerin bu şehri ele geçirmesiyle devrim kesin zafere ulaşmış ve adi Batista, şehrin düşmesiyle birlikte hemen ülkeden kaçmış. Batista rejimi askerlerinin ve önemli sayıda cephanenin bulunduğu treni devrimcilerin ele geçirmesinden sonra şehir düşmüş. Şehirde bu trenin vagonlarını görmek mümkün (Monumento a la Toma del Tren Blindado). İçinde de devrimcilere ait eşyalar ve belgeler yer alıyor. Batista askerlerini pusuya düşürmek için trenin raylarını sökerek yoldan çıkarılması için kullanılan greyder de aynı alanda bulunuyor. Söylentiye göre, Batista rejimi için savaşan askerlere devrimciler “Biz Küba halkı için savaşıyoruz, siz de halksınız, sizi öldürmek istemiyoruz, teslim olun” minvalinde konuşunca askerler teslim olmuş.


Santa Clara sadece tren baskınından ibaret değil. Che, şehri ele geçirmeden önce karargâhını Loma del Capiro adlı tepede kurmuş. Burası Santa Clara’nın en yüksek noktası ve harika bir şehir manzarası sunuyor. Şehri Che’nin gözünden görmek ve devrimcilerin şehre nereden sızdığını anlamak için oraya çıkmak iyi bir fikir.

Kimileri Santa Clara’yı, Che nedeniyle değerleri muhafaza eden yani muhafazakar bir yer olarak görebilir ama aslında burası belki de ülkenin en bohem ve ilerici şehri. El Mejunje adlı kültür merkezi, Küba’da LGBT+ haklarının, rock müziğin ve alternatif sanatın kalbi. Bu yüzden Santa Clara’yı sadece tarihi bir devrim müzesi gibi anlatırsak eksik kalır; orası aynı zamanda gençliğin ve değişimin şehri oluşuyla devrimlerin devamı niteliğinde.

Parque Leoncio Vidal parkı, 1930’lardan devrime kadar halkın, özellikle de öğrenciler ile işçilerin protesto gösterileri yaptığı yermiş. Şehir orkestrasının da çaldığı park, Küba’nın geleneksel müziği Danzón’u dinleyenlerin de uğrak noktası. Müzik, Avrupa ve Afrika karışımı ritimlerden oluşuyor.

Teatro La Caridad tiyatrosu, neoklasik mimarinin etkileyici bir örneği olmasının yanı sıra Küba’nın 1880’lerde yapılan görkemli sekiz kolonyal tiyatrosundan biri olduğundan ulusal anıt niteliği taşıyor. Burayı yardımseverliğiyle ve bağımsızlık savaşına desteğiyle tanınan Marta Abreu de Estévez yaptırmış.

Museo de Artes Decorativas, Küba’nın tarihi ve kültürel mirasını merak edenler için Havana’daki dekoratif sanatlar müzesiyle birlikte ülkenin en önemli iki müzesinden biri. Neoklasik tarzda yapılmış binanın içinde kolonyal dönemden kalma resimler, heykeller, kıyafetler ve mobilya yer alıyor.

Catedral de Santa Clara de Asís katedrali, Küba'nın en eskilerinden. Neo-gotik tarzdaki katedral her yıl "Kutsal Defin" alayına da ev sahipliği yapıyor. Bileti önceden alırsanız burada konser de dinleyebilirsiniz.

Şehirden ulaşabileceğiniz beyaz kumları ve turkuaz rengi sularıyla dört harika plaj var: Dünyadaki ikinci en büyük mercan resiflerinin yer aldığı Playa Las Salinas, bol bol denizyıldızına rastlayabileceğiniz Playa Perla Blanca, gemi enkazı görebileceğiniz Playa Periquillo ve siyah kumlarıyla adanın incilerinden Playa Las Gaviotas. Şehre yakın adalar da mevcut. Dünyanın en uzun (48 km) peneplenini (yontukdüz) araçla geçmek gibi bir deneyim de sunuyor (El Pedraplén). Doğaseverler için bununla da kalmıyor, bir de Lago Hanabanilla gölü var.


*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.

**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. 1. Bölüm

***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. 2. Bölüm

****Küba yazı dizisinin 3. Bölümü için bkz. 3. Bölüm

*****Küba yazı dizisinin 4. Bölümü için bkz. 4. Bölüm

******Üstlerine tıklayarak fotoğrafları daha büyük ve daha net görüntüleyebilirsiniz.


16 Mart 2026 Pazartesi

Kolektif Paranoyanın Anatomisi: “Kurtuluş”


Emin Alper’in son filmi Kurtuluş için film analizim Parşömen Dergi’de.

Hepimiz aynı rüyayı görmeye başladığımızda uyanmak mümkün mü? “Kurtuluş” filmi adının aksine kurtuluşu değil çöküşü anlatıyor. Filmi güncel politik tartışmaların ötesinde sıradan insanı şiddetin faili haline getiren kolektif mekanizma üzerinden çözümlemeyi denedim. Bireysel deliliğin toplumsal cinnete dönüşü, rüyaların işlevleri, korku türüne yakınlaşma, mağara ve özellikle ikiz metaforları, devletin rolü gibi ayrıntılar üzerine düşünerek yazdım. İyi seyirler, iyi okumalar.


11 Mart 2026 Çarşamba

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 4

 



Dördüncü sinegünlük yayında. Parşömen'in web sitesinde okuyabilirsiniz. Albert Camus'nün romanından uyarlanan Yabancı'yı duygusuzluk sanılan yıkıcı dürüstlük, Hizmetçi'yi adalet arayan kadın temasında feminizmden sınıfta kalışı, La Grazia'yı şüphenin güzelliği, Bir Zamanlar Gazze’de'yi mağduriyete yaslanmayan mizahi dili üzerinden çözümlemeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.

Yabancı (The Stranger/L’étranger, François Ozon ve Khaled Haffad, Fransa, 2025)

Hizmetçi (The Housemaid, Paul Feig, ABD, 2025)

La Grazia (Paolo Sorrentino, İtalya, 2025)

Bir Zamanlar Gazze’de (Once Upon a Time in Gaza, Arab Nasser ve Tarzan Nasser, Filistin, 2025)


 

25 Şubat 2026 Çarşamba

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 3


Üçüncü sinegünlük yayında, Parşömen'in web sitesinde okuyabilirsiniz. Seven Seconds ile Father'ı babalık; The Plague'ı erkekliğin inşası, toplumsal uyum ve normalleşme baskısı; The Captive'i esaret üzerinden ele almayı denedim. Hepsinin odağı, erkeklik ve güç. Tekinsiz bağın farklı katmanları. İyi seyirler, iyi okumalar.

Seven Seconds (ABD, 2018)

Father (Otec, Tereza Nvotová, Slovakya, 2025)

The Plague (Charlie Polinger, ABD, 2025)

The Captive (El Cautivo, Alejandro Amenábar, İspanya, 2025)


18 Şubat 2026 Çarşamba

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 2

İkinci sinegünlük yayında, Parşömen'in web sitesinde okuyabilirsiniz. Hayaller filmine yazmak ile yazdıklarımızı paylaşmak arasındaki fark, Hind Rajab'ın Sesi filmine kurmacadaki dramatik yapının "gerçek hayattan" bir sesle kurulması, Chuck'ın Hayatı filmine ters kronolojinin filmin felsefi meselesini nasıl tamamladığı, Elmaslar filmine de sinema-tiyatro dünyasının görünmeyen kadın emekçileri üzerinden değinmeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.

Hayaller (Dreams / Drømmer, Dag Johan Haugerud, Norveç, 2024)

Hind Rajab’ın Sesi (The Voice of Hind Rajab / Sawt Hind Rajab, Kaouther Ben Hania, Tunus, 2025)

Chuck’ın Hayatı (The Life of Chuck, Mike Flanagan, ABD, 2024)

Elmaslar (Diamonds / Diamanti, Ferzan Özpetek, İtalya, 2024)


11 Şubat 2026 Çarşamba

Kurumuş Leylaklar ve Kolalı Örtüler: Bir Kadınlık Hapishanesi

Füruzan’ın “Taşralı” öyküsüne dair çözümlemem Parşömen’in web sitesinde okunabilir.

Düzenin Külleri Arasından Ormana: “Geber Aşkım”

At, orman, yangın vb. metaforlar ve yazmak isteyen bir kadının ‘dil’le meselesi üzerinden Geber Aşkım (Die, My Love, 2025) filmini çözümlemeyi denedim. “Geber” ile “aşkım” arası mesafe çok uzun değil. Yazı Parşömen’in web sitesinde okunabilir.

Lynne Ramsay’in bireysel çöküşü toplumsal bağlam içinde tartışan, bastırılmış öfke ve arzuyu görünür kılan, içsel dünyayı mekân ve sesle somutlaştıran mirasını devam ettiren film, Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlama.

İyi anne, iyi eş, makul kadın olmak. Delilik bir hastalık değil de dayatılan yaşam şeklinin sonucuysa? sorunu bireysel bir ruhsal kırılma olarak çerçevelemek asıl şiddeti görünmez kıldığından, sorun bireyde değilken bireyi iyileştirmeye çalışmak yalnızca düzeni muhafaza etmeye yarıyor. Yangını geciktiriyor ama onu söndürmeye yetmiyor.


29 Ocak 2026 Perşembe

Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 1

"Karanlıkta Görüyorum" adlı sinegünlüğümün ilki yayında. İzlediğim filmler hakkında düzenli olarak yazacağım. Beyazperdeden yansıyan ışıkta filmlerin bana gösterdiği, fısıldadığı, sezdirdiği şeylerin izini sürmek için. “Göz Alışınca” bölümündeyse sinema dünyasına dair minik notlar var. Sinegünlükler Parşömen'in web sitesinde okunabilir.

İlk sinegünlüğümdeki filmler sırasıyla:

Pillion (Harry Lighton, İngiltere, 2025)

Aynalar No. 3 (Mirrors No.3/Miroirs No. 3, Christian Petzold, Almanya, 2025)

Homebound (Neeraj Ghaywan, Hindistan, 2025)

Belén (Dolores Fonzi, Arjantin, 2025)

Deaf (Sorda, Eva Libertad, İspanya, 2025)

Mutluson (Happyend, Neo Sora, Japonya, 2024)

Palestine 36 (Annemarie Jacir, Filistin, 2025)

Béla Tarr’ın "Lanet" filminde köpek imgesi: Sevgisizliğin ölçütü

Béla Tarr’ı kaybettiğimiz 6 Ocak’ta yeniden Lanet (1988) filmini izledim, gece uyuyamadım, yazmasam olmayacaktı. Hem Béla Tarr’ın hem de katledilen bütün köpeklerin anısına yazdım… “Béla Tarr’ın Lanet filminde köpek imgesi: Sevgisizliğin ölçütü” adlı yazım K24’ün web sitesinde okunabilir.

"Modern çağda felaketin asıl kaynağı savaş ve şiddet yanlısı faşistler değil, insanların sorumluluk hissetmemesidir. Köpeği görmezden gelmek kolaydır; kimseyi zorlayamaz o. Ama görmezden gelmek affedilebilir değildir; Tarr’ın seyirciyi rahatsız etmesini beklediği nokta da budur. Film kimseyi açık açık suçlamasa da, içten içe hepimizin çürük olduğunu, toplumun çürüdüğünü söyler. Tarr dram üretmez, katarsis yaratmaz, doğru davranışı dikte etmez. Seyirciye sadece şunu sorar: Kötülük yapmamak yeterli midir?"

Sesin Askıda Kaldığı Yer: “Saraybosna Radyosu”

2026’nın ilk kitabı Saraybosna Radyosu oldu. “Sesin Askıda Kaldığı Yer: Saraybosna Radyosu” adlı yazımda, kitapta belleğin neden korunaklı bir alan olamadığının ve savaşın neden hiç bitmeyen bir zamana dönüştüğünün izini, sesler ve sessizlikler üzerinden sürmeyi denedim. Bir şehir susunca zaman da yara alıyor. Yazı, Parşömen’in web sitesinde okunabilir.

2025 Parşömen Edebiyat Soruşturması


Parşömen'in geleneksel hale gelen yıllık edebiyat soruşturmasını yanıtladım. 2025’te çıkan kitaplar arasında beni etkileyenlerden bahsettim. Ve buruk bir tattan fazlasını vermeyecek birkaç şeyden daha. Parşömen'in web sitesinde okunabilir.

2 Aralık 2025 Salı

O da bir şey mi: Ötekinin aynasından yansıyan gerçek


Pelin Esmer'in son filmi O da bir şey mi (2024) üzerine kaleme aldığım "Ötekinin aynasından yansıyan gerçek" başlıklı yazı K24'te okunabilir. Filmin neyi başarıp başaramadığıyla ilgilenen bir eleştiri değil, filmin meselesi hikâye anlatıcılığına kendince kafa yoran bir deneme.


25 Kasım 2025 Salı

Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 4. Bölüm



        Yiyecek, İçecek, Puro ve Hediyelik

Küba’da yerel sanatçıların yapıp sattığı hediyelikleri süsleyen başlıca yerel figürlerden biri yunus, öbürü de arıkuşu. Afrika etkisinin hissedildiği tahtadan oyma biblo, baston, pipo vb. nesnelerin yanı sıra yerel ressamların elinden çıkma resimler var. Birbirinin kopyası şeyler çoğunlukta olsa da, orijinal bir resim bulma ihtimaliniz az değil. Ancak ucuz değiller, pazarlık yapabilirseniz ne âlâ. Tablo alırsanız biraz daha para verip damgalatın, yoksa ülkeden çıkaramayabilirsiniz. Havana’da “Basílica Menor of San Francisco de Asís” kilisesinin orada bir sokak ressamıyla tanıştım. Ressam Yaser Menendez Sierra az da olsa İngilizce konuşabiliyor, hatta bana sevdiği bir Türk dizisini anlatmaya çalıştı ama bildiğim bir alan değil. Kendisinin binaları yamuk resmedişi, Havana’nın bakımsız binalarını düşününce anlamlı geliyor.













Ülkenin en büyük geçim kaynaklarından olan rom aynı zamanda mill
î içki. Rom deyince Küba’da akla gelecek marka Havana Club, kesinlikle Bacardi değil; çünkü Bacardi de bir Küba markası olmasına rağmen devrimden sonra ülkeden kaçan Batista yanlısı aileye ait bir marka. Küba, romla yapılan birçok ünlü kokteylin de anavatanı; Mojito en popüleri, bunun dışında Pina Colada, Daiquri, Cuba Libre, Ron Collins, Canchanchara, Caipirina var. Tabii kokteyller ağır içicilere ne kadar hitap eder bilmem, hele bol şekerli oldukları düşünüldüğünde. Kokteyl bulmak su bulmaktan daha kolay.


Market ve bakkal ülkemizdeki gibi sık rastlanılan mekânlar değil. Diyelim buldunuz, bakalım burası ülke dışından gelenleri kabul ediyor mu; diyelim kabul edildiniz, bakalım stokta su kalmış mı – benzer durum yiyecekler için de geçerli, turistik restoranda ekmek istiyorsunuz ama yok çünkü sınırlı, o günkü hakları bitmiş. Bir de sokakta sizden sabun isteyenler çıkabiliyor, üniversitedeyken kimyacı arkadaşımın rahat rahat yapıp getirdiği sabuna bile muhtaçlar. Ben önce satıyorlar sanmıştım, meğer sizden sabun istiyorlarmış. Özellikle bakkalların ürün yelpazesi oldukça sınırlı ama çok ucuz, bu nedenle turistlere kapalı, gıda fiyatlarını da devlet kendi vatandaşlarının alım gücüne göre belirliyor. Ambargo şartlarında kendi halkına yetmeye çalışan bir ülke burası sonuçta.

Kübada bir bakkal

Kokteyl kadar popüler başka bir içki de bira. Kendi yerel biraları Cristal ve Bucenaro’yu tercih ediyorlar fakat ülkede bira başta olmak üzere ithal içki de var. Tabii, sokaklarda satılan şeker kamışı suyu (guarapo) ile hindistancevizi suyunu denemeden dönmek bence hata olur. Ve elbette kahve. Çilek ve Çikolata filminde dendiği gibi, “Medeni insanlar çay içerler. Bizlerse kahve içeriz.” Küba’nın meşhur kahvesi Cortadita’yı bir mekânda oturup içebilirsiniz çünkü sütle özel hazırlanılıyor, marketlerde hazır satılan bir şey değil. Kahveye süt mü konur diyenlerdenseniz de, oldukça hafif olan Serrano en popüler öğütülmüş kahve markaları. Çay tiryakilerineyse kötü haber, Küba’da sadece sallama çay var.

Elimden geldiğince vegan beslenmeye çalıştığım için yemek önerim yok fakat yemek konusunda iyi olmadıklarını söylemeliyim. Alt tarafı makarna nasıl kötü yapılabilir, bilmiyorum; öğrencilik hayatımı bile dahil ederek söylüyorum ki, hiç bu kadar kötüsünü tatmamıştım. Hatta denk geldiklerim arasında İngilizceyi iyi konuşan tek kişiler olan Kübalı çift, İstanbul’da bulunmuş ve “Türk yemeklerinin üstüne tatmadık, Küba’daki yemekleri beğenmemeniz normal” dedi.

Ne güzel ki, burada bol bol tropik meyve tüketebilirsiniz; üstelik sokakta, her yerde rahatça, uygun fiyatla bulunabilecek şeyler: ülkemizde bilinen ananas, mango ve hindistancevizinin yanı sıra papaya (frutabomba), guava (guayaba), mamey (ülkenin millî meyvesi), carambola, guanábana (hint ayvası/tarçın elması), mamoncillo, ciruela (bir tür erik) ve şu an aklıma gelmeyen daha birçok tropik meyve. Ancak, denediklerimden ağız tadıma özellikle hitap eden hiçbir meyveye denk gelmediğimi de belirteyim. Hadi ben meyve pek sevmem ama meyve hastası arkadaşın da özellikle beğendiği bir şey çıkmadı. Cips olaraksa muz cipsi (kızarmış muz) oldukça yaygın. Yalnız avokadoları kocaman, kavun gibi, benim gibi sevenler kaçırmasın.


Yedik, içtik, biraz da tüttürelim o zaman. ABD’ye sokulması yasak olan Küba puroları, ülkenin medarıiftiharı; puro meraklılarınınsa milyonlar dökmekten çekinmediği bir şey. Bu purolar o kadar pahalı mı? Evet. Belki de ülkedeki en pahalı şey puro. Ama Küba purolarını dünya çapında benzersiz yapan şey, Küba’da yetiştirilen tütünün kalitesi ve tütünün tamamını tek tek elle saranların mahareti. Bir puro için 3-5 yaprak kullanılıyor ve puro sarılırken yaprağın ortasından geçen damar alınarak nikotinin %80’inden kurtulunmuş oluyor, aksi çok tehlikeli. Yapraklar bal veya bir tür reçineyle yapıştırılıyor. Daha sonra neminin alınması için, nem durumuna göre birkaç gün arasında bekletiliyor. Yeni sarılmış bir puroyu hemen götürmek istiyorsanız evde buzdolabında tutabilirsiniz. Sokakta kaçak olarak satılan ve daha ucuz olan puroları içmekse riskli. Çünkü nikotini alınmamış ve fazla bekletilmiş parça pinçik, artık muz yaprakları kullanılmış olabilir.

En popüler ve en iyi marka Cohiba. Cohiba aslındaa Taíno yerlilerinin sarıp içtikleri tütüne verilen ad. Cohiba markasının çıkışıysa bizzat Fidel’in sayesinde olmuş. 1960’ların ortasında Fidel’in ilgisini, koruması Bienvenido Chicho Perez’in içtiği markasız aromatik puro çekmiş. Korumanın arkadaşı Eduardo Rivera’nın özel olarak yaptığı puroları deneyip çok beğenen Fidel sırf bu puroların üretilmesi için Havana’da El Laguito Cigar Factory’yi açmış. Fidel, sağlık sorunu nedenleriyle puro içmeyi bırakana kadar, Cohiba 6 numara içmiş.

Kalitesiyle öne çıkan diğer markalardan Partagas daha sert ve yoğun, Romeo y Julieta ise içimi rahat olanlardan. Bu markaları Türkiye’deki havaalanlarında da görece uygun fiyata bulabilirsiniz. Yine de, Havana’da fiyat olarak çok daha uygun ve buna rağmen pahalı. Küba’dan kutu içinde en fazla 50 puro getirmenize izin var. Puroları, nemi emen sedir ağacından yapılma kendi kutusunda alırsanız kutuyu sorunsuzca gümrükten geçirebilmeniz için, kutunun üzerinde kendi özgün bandrolünün bulunmasına dikkat edin. Puronun sigara gibi içe çekilmediğini ancak bir puronun ortalama dört sigaraya denk geldiğini hatırlatalım. Rivayete göre, iyi bir puro insandaki kötü enerjiyi alırmış.

 

Ülkeye gelip de almadan dönmeyin denen bir başka şeyse, mucize gençlik aşısı denen Alicia krem; kutusunu 7-8 dolara her yerde bulabiliyorsunuz. Eczanelerden kafanıza göre ilaç alamasanız da, kanser ilaçları da turizmin bir parçası. Bir şekilde kaçak olarak onları da edinmek mümkün oluyor ama her ilacı ülkeden çıkarmak o kadar kolay değil. Hayvan sömürüsü/işkencesiyle yapıldığını ilk başta bilmediğimden ben de bir şişe kanser önleyici takviye almış bulundum. Ancak, ilaç alıp da gümrükte takılanlara da denk geldim. Herhangi bir şey almayı sakın ha havaalanı duty free’sine bırakmayın, pahalı purolar satan bir dükkân dışında, orada pek bir şey yok.

Havaalanı

İstanbul’dan Havana’ya indikten sonra pasaport kontrol kuyruğunda uzun uzun beklemeye hazır olun. Turistin az olduğu bir ülkede neden bekleniyor? Çünkü kullanılan bilgisayarlar o kadar eski ve yavaş ki, sistem durmadan kendini kapatıyor. Yani aslında teknoloji yetersizliği yüzünden bekliyorsunuz. Bazı açılardan zaman makinesine binip 50 yıl geriye gitmişsiniz gibi düşünebilirsiniz. Bavulları almak içinse tam 2,5 saat bekledik. Üstelik nedenini de bilmiyorum çünkü ne İngilizce anons yapılıyor ne de İngilizce açıklama yapabilecek bir görevli bulunabiliyor.


İnternet

İnternetsiz gezemem derseniz bu kez de (saatlik) internet kartı satın almak için bekleyeceksiniz. İlle de alacağım derseniz havaalanında alın, şehre kıyasla daha az beklersiniz. İnternet oldukça ağır, sınırlı ve sayfalar yavaş açılıyor. Ancak gerçek bir gezgin, harita kullanmayı bilendir deyip senelerce her yeri internetsiz, kâğıt/basılı haritayla gezdim, ki o zamanlar akıllı telefon bile yoktu. Artık akıllı telefonlarda MAPS.ME uygulamasından önceden indirdiğiniz şehir haritasıyla çevrimdışı olarak her yeri gezebilirsiniz. Google Haritalar’dan çok daha kullanışlı. Kaldığınız otelde ve/veya evde de muhtemelen internet olacaktır; sanmam ki yine hızlı olsun. Biz hiç kullanmadık çünkü hiç gerekmedi ama bazı turistik yerlerde ücretsiz Wi-Fi noktaları var, zaten bir sürü insan oturmuş elindeki telefona bakıyorsa muhtemelen orada ücretsiz internet vardır.


         Spor

Tıpkı Türkiye’deki gibi sokaklarda top koşturan çocuklardan anlaşılabileceği üzere en popüler spor futbol olsa da, ülkenin millî sporu beyzbol. Hatta hediyelik eşya olarak beyzbol sopaları satılıyor. Karşılarına aldıkları Amerika’nın sporunu mu almışlar derseniz, hayır, aksine Amerika, Küba’nın sporuna konmuş, çünkü beyzbolun temeli Küba yerlilerine dayanıyor. 

Avrupa görmüş olanlar bilir, bizdeki tavla kültürüne benzer bir şekilde, parklarda genç-yaşlı herkes satranç oynar. Kübalılarsa sokaklarda, parklarda, her yerde saatlerce domino oynuyor, bir yandan da öyle sakin sakin oturmayıp gündemle ilgili çene çalıyorlar. Hatta bazı semtlerde mini turnuvalar bile düzenleniyor. Hediyelik eşya olarak da tahtadan domino setleri satılıyor. Küba’yı gezdiğim sıralarda Paris 2024 Olimpiyat Oyunları yapılıyordu ama oturup olimpiyatları izleyenlere veya mekânlardaki TV’lerde olimpiyatların açık olduğuna hiç rastlamadım. Yine de, altın madalya kazanıp 5. kez olimpiyat şampiyonu olarak tarihe adını yazdıran ve Fidel Castro’ya teşekkür edip madalyasını sosyalist devrime adayan Kübalı efsane sporcu Mijain Lopez Nuńez’i anmadan geçmeyelim.


*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Che, Santa Clara, Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.

**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. 1. Bölüm

***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. 2. Bölüm

****Küba yazı dizisinin 3. Bölümü için bkz. 3. Bölüm

*****Küba yazı dizisinin 5. Bölümü için bkz. 5. Bölüm

******Yazıda kullanılan bütün fotoğraflar bana aittir. Üstlerine tıklayarak fotoğrafları daha büyük ve daha net görüntüleyebilirsiniz.

12 Haziran 2025 Perşembe

Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 3. Bölüm

 


    Arabalar ve Ulaşım

Ülkede sık rastlanan eski model Lada marka arabalar Sovyetler’in hediyesi. Küba deyince akla gelen ilk arabaların eski Amerikan otomobilleri olması ironisinin ardındaysa şöyle bir gerçek var: 1959’daki sosyalist devrimden önceki başkan Batista zamanında halkın yoksulluktan kırıldığı Küba, zengin Amerikalılarınsa zevküsefa merkeziymiş. Bunun bir nedeni de o zamanlar ABD’de içkinin yasak olması. Devrimden sonra Küba devleti, Amerikalıların şirketlerine, evlerine, arabalarına, yani her türlü mülküne el koyup bunları kamulaştırmış ve halka dağıtmış. Hatta Fidel’le birlikte omuz omuza savaşıp canını ortaya koyanlara verilen ev ve arabalar, halkın kalanına verilenlerden bir tık daha iyiymiş; mesela deniz kenarındaymış. O kadar da olsun artık.

Lada’ların, eski Amerikan otomobillerinin ve özellikle Havana’da daha sık rastlanan lüks araçların dışında “coco” taksiler ve üç tekerlekli “bisiklet” taksiler var. Halk toplu taşımada genellikle insanların alt alta üst üste gittiği otobüsleri yararlanıyor. Kırsalda ve küçük yerleşim birimlerinde çok yaygın olan atlı arabalara Havana’da da rastlanıyor maalesef. Turistler genellikle taksiye yönlendiriliyor. Kübalı olmadığınızı bin metre öteden anlayan Kübalı kardeşlerimiz zaten “taksi” diye yanınızda bitiveriyor. 

Küba’da yabancıysanız, birçok şeyde olduğu gibi ulaşımda da pazarlık yapmak dışında bir seçeneğiniz yok. Modern sarı taksiye de binseniz, eski Amerikan otomobiline de, Sovyet Lada’sına da, coco taksiye de, bisiklet taksiye de durum bu. Bisiklet taksi dışında ücretleri de benzer. Binmeden önce gideceğiniz yeri anlatın ve fiyatta anlaşın. Yüksek bir rakamdan pazarlığı açacaklarından emin olabilirsiniz. Ne var ki, indiğiniz noktada anlaşmayı bozup daha yüksek ücret istemeleri de ihtimal dışı değil. Coco taksiler Küba sıcağında havadar oluyor, şayet yanınızda bavul falan yoksa. Bisiklet taksi daha ucuz ama bisiklet sürmekten midir nedir zaten bir deri bir kemik kalmış insanların sürdüğü bisikletlerde kendimi taşıtma fikrinden hoşlanmadığımdan bunu denemedim.

Turist gibi takılmayı bırakıp yereller gibi yaşayayım ve çok para da vermeyeyim diyorsanız, benim gibi dolmuşa/paylaşılan taksiye (Almendrones/Collectivos/Máquinas) binebilirsiniz. Böylece taksilerin sizi 25 dolara götürmeye çalıştığı yere kişi başına 3 dolara gidebilirsiniz. Hem de, klasik bir Amerikan otomobiliyle gezeceğim diye, yüksek meblağlara araba kiralamanıza gerek kalmaz. Toplu ulaşımda kullanılan eski araçların da hepsi Chevrolet, Cadillac, Chrysler, Ford Fairlane, Plymouth vs. zaten. Dolmuşlar Çin Mahallesi’nin oradan kalkıyor. Evet, burada da Çin Mahallesi (Barrio Chino) var ama Çin’le uzaktan yakından alakası yok.


Şoförleri görünce şok olmayın. Malum Kübalılar rahat; taksici olsun dolmuşçu olsun kendi kişisel aracını kullanan olsun, araç sürmeleri epey kötü. Şimdiye kadar gezdiğim ülkelerde gördüklerimin en kötüsü diyebilirim; Makedonya’yı bile sollamışlar bu konuda. Öyle ki, araba kullanırken içkisini yudumlayana da rastlayabilirsiniz. Nitekim ülkede doğal olmayan ölümlerin ilk nedeni, trafik kazalarıymış. Hatta kaza olması durumunda kimin suçlu olduğuna bakmaksızın sürücülere 10 yıla kadar hapis cezası verilebiliyormuş. Bu arada, klasik Amerikan otomobillerinin çoğunda tek silecek var, şaşırmayın, silecek eksik değil.


Bir de kaçak taksiler var. Akşam 5’ten sonra çoğu turistik mekân kapanıyor demiştim; akşam 6’dan sonra da, bütün gün taksi taksi diye peşinizde dolanan arkadaşlar kayboluyor. O zaman kalbini açar gibi aracını açmaktan çekinmeyen kardeşlerimiz çıkıyor ortaya. Aslında ülkedeki her araba potansiyel bir taksi. Turizmin en önemli gelir kaynağı olduğu ama yeterince turistin gelmediği ülkede herkes baldan bir parmak olsun almak istiyor haliyle. Benim bindiğim kaçak taksinin sahibi ve sevgilisi, Küba’da iletişim kurduklarım arasında İngilizceyi en iyi konuşanlardı. Küba’daki yemekleri nasıl bulduğumu sorunca ve benden ne yazık ki pek olumlu olmayan bir yanıt alınca, “Zaten Türk yemeklerinden iyisi mi var?” dedi adam. Meğer vaktiyle İstanbul’a gelmiş. Ayrıca, Küba’da hit olmuş tek Türkçe şarkının da “Şımarık” olduğunu söylediler şarkıyı “Yakalarsam Muck Muck” diye mırıldanarak.

Ulaşımla ilgili son bir şey de, Küba’yı otostopla dolaşmak da mümkün. Bu şekilde sadece gezginler değil, neredeyse bedava ama ağzına kadar da dolu olan otobüsleri tercih etmeyen Küba halkı da ulaşım sağlıyor. İlginç olansa, bunu bizzat devlet teşvik ediyor ve devlet araçları da yasal olarak otostopçuları almak zorunda.

Malum Küba bir klasik araba açıkhava müzesi. Tabii bu araçlar çok eski olduğundan ve artık yedek parçaları bulunamadığından, her klasik araç sahibi aynı zamanda bir tamirci ustası olmak zorunda kalmış. Önceleri, politik bağlantıları olanları bir yana bırakırsak, sadece doktorların ithal araba alma hakkı varmış. 2014’te değişen yasayla birlikte artık herkesin böyle bir hakkı var. Ancak vergisi oldukça yüksek.


Ulaşım ve araba konusuna Che’yle ilgili de bir anekdot bırakalım. 1959’da Santa Clara şehrini ele geçirmeleriyle birlikte 26 Temmuz Hareketi yani sosyalist devrimciler zafere ulaşıyor. Che’nin omuz omuza savaştığı bir askerin, yenilgiye uğrattıkları karşı taraftan birinin üstü açık, lüks otomobilini alıp onunla Havana’ya gittiğini gören Che arabayı durduruyor; arabanın ona ait olmadığını, halka ait olduğunu, arabayı aldığı yere bırakmasını söylüyor. Sonra ister otobüse binip gel, istersen askeri jip bul, diye de ekliyor. Bu bilgiye, Steven Soderbergh’in yönettiği Che 1: Arjantin (2008) filminde de yer veriliyor. Kurmacadan ziyade belgesele yakın film, devrim sırasındaki Che ve devrimden sonraki Che paralel kurgusuyla akıyor. Che’yi başarıyla canlandıran Benicio Del Toro, film için yedi yıl hazırlık yapmış fakat Fidel’i canlandıran Demián Bichir Nájera ne yazık ki karikatür bir tipten öteye geçemiyor.


Mimari

Şimdiye kadar 34 ülke, 193 şehir gezebildim. Ve iddia ediyorum, her bir binası özenle yapılmış böyle etkileyici olan bir şehir, Havana’ya kadar görmemiştim. Çünkü Havana, mimari açıdan bir gökkuşağı gibi; en şık mimari tarzlardan, en güzel renklerden, en iyi geçişlerden bir yelpaze. Arap, İspanyol, İtalyan, Portekiz, Fransız, Yunan ve Roman mimarisinin bir sentezi. 18. ve 19. yy.’ların neoklasik mimarisi 20. yy.’da –hastası olduğum– art nouveau ve art deco ile birleşerek eklektik bir hal almış. En baskın mimari tarz ise İspanyol; hatta Endülüs’te ve yer yer Portekiz’de benzerlerine rastlanabilir. Bu binalar koruma altında falan değil, halk bunlarda yaşıyor. Başka bir ülkede olsalar tarihi sayılacak binaların pencerelerinde asılı çamaşırlar görüyorsunuz. Ne yazık ki, binalar aşırı bakımsız, tabiri caizse dökülüyor. Devlet restorasyon işine el atmışsa da, maddi kaynak yetersizliği yüzünden, işler çok ağır ilerliyor. Yeterince zengin bir ülke olsa Havana dünyanın parmakla gösterilecek birkaç enfes şehrinden biri olabilirdi.

Küba genelinde sıcak ve nem yüzünden evlerin pencereleri, hatta kapıları genelde açık; bu nedenle, pencere ve kapılarda demirler var. Zaten güvenli bir ülke; hırsızlık falan olmaz. Yeni yapılan modern binalar ise daha yüksek ve sevimsiz; beş yıldızlı oteller gibi. Küba’da otelde kalmak yerine pansiyonda da (casa) kalabilirsiniz; turistler için yenilenmiş odalarda kalmak yasal çünkü bunlar halkın ek gelir kaynağı. Lüks beklentisi olanları memnun etmez ama odalar temiz, odaların kendi banyoları var ve şanslıysanız Latin atmosferini yansıtan bir odaya denk gelebilirsiniz. Misafirperver Kübalılar da, farklı dil konuştuğunuzdan anlaşabildiğiniz sürece, size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kübalıların ise lüks otellerde kalması yasak, sadece balayı çiftleri bu otellerde konaklayabiliyor; hatta sırf bu otellerde kalabilmek için insanlar evlenip sonra boşanıyormuş. Kübalıların yurtdışına çıkma yasağıysa 2012’de kalmış.


Doğa

Karayipler’de yer alan Küba’nın ince beyaz kumları ve berrak açık turkuaz sularıyla meşhur, çeşitli seyahat sayfalarında en üst sıralarda yer alan birçok kumsalı var. Haliyle hepsi halk plajı, şayet şezlong kiralamak istemiyorsanız. Tropik suları yer yer banyo suyundan hallice. Kübalı kardeşlerimizin deniz anlayışı bizimkinden farklı, kimse yüzmüyor. Gruplar halinde denize girip dikiliyor, sohbet ediyor ve içiyorlar. Çoğunluk, bilinen tarzda mayo ve bikini de giymiyor; sörfçülerin sıcaktan korunmak için giydiği türden uzun kollu mayolar giyiyorlar; o da yoksa tişörtle, şortla denize giriyorlar.

Kıyafette konu açılmışken, şemsiye getirmeyi unutmayın. Hava çok sıcak ve yazın gelirseniz bunaltıcı derecede nemli olduğu halde, gökyüzünü birden bulutlar sarabilir ve sağanak başlayabilir. Bu sıcakta yağmurluksa fazla kaçar. Batı kaynaklı sitelerdeki havadurumu sıcaklığına, yağış durumuna da sakın inanmayın; ne derlerse Küba’da tersi çıkıyor. Şemsiyeler Kübalıların her daim yanında çünkü onlar sadece yağmurdan değil (Uzakdoğulular gibi) güneşten de korunmak için şemsiye açıyor.

Ateş ağacı

Ulusal ağacı palmiye olan Küba tam 18 palmiye türü barındırıyor. Kıyı bölgelerin mangrov ağaçları da var. Bunlar denizde büyür, tuzu çekerek tuzlu suyu tatlı suya çevirir fakat suyu bulandırır. Ayrıca, okyanuslardan gelen erozyonu engelleyerek kara parçalarını erozyona ve dalgalara karşı korur. Küba’nın gittiğim her şehrinde en çok rastladığım ağaçsa banyan. Aslında Hindistan’ın resmi ağacı; söylentiye göre, Buda’nın 7 gün altında oturup aydınlanma yaşadığı, yani ilk meditasyonunu yaptığı kutsal ağaç. Tek kişilik orman gibi. Ağaca tutununca elinize karınca gelirse şans da gelir diyorlar. Küba sokaklarını turuncu-kırmızı kocaman çiçekleriyle süsleyen bir ağaç da ateş ağacı, bu ağacın anavatanıysa Madagaskar.

Banyan ağacı

Küba tam yirmi beş kuş türünün anavatanı. En yaygını, dünyanın en küçük kuşu olarak bilinen arıkuşu (sinekkuşu da deniyor). Bu minnak sadece 6 cm. uzunlukta ama canlı, parlak renkleriyle göz alıyor. Aman yanlışlıkla böcek zannetmeyin. Bir de tepemde bol bol akbaba uçtu; onları canlı canlı bu kadar yakından görmek değişik bir his fakat korkuya mahal yok, bir şey yapmıyorlar. Ülkenin bir başka hayvan sembolüyse yunus. Ne yazık ki, yunusların hapsedildiği yunus parkları burada da mevcut. Sokak hayvanla
rına da büyük-küçük her şehirde rastlanıyor fakat genel durumları Türkiye’deki kadar iyi değil.


 

*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Yiyecek, İçecek, Puro, Hediyelik, Havaalanı, İnternet, Spor, Che, Santa Clara, Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.

**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. 1. Bölüm

***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. 2. Bölüm

****Küba yazı dizisinin 4. Bölümü için bkz. 4. Bölüm

*****Küba yazı dizisinin 5. Bölümü için bkz. 5. Bölüm

****Yazıda kullanılan bütün fotoğraflar bana aittir. Üstlerine tıklayarak fotoğrafları daha büyük ve daha net görüntüleyebilirsiniz.