Albert Cossery’nin Bereketli Vadinin Tembelleri romanı, her ânı projeye çeviren üretkenlik çılgınlığına tutulmuş absürt bir ayna. Romanı Paul Lafargue’ün Tembellik Hakkı, David Graeber’in Tırışkadan İşler’i ve yapay zekânın emeği dönüştürmesiyle birlikte okumayı denedim. Yazı K24’ün web sitesinde okunabilir.
11 Haziran 2026 Perşembe
"Bereketli Vadinin Tembelleri"nden yapay zekâ çağına reddiye: Eylemsizliğin estetiği ve aylaklığın politiği
Albert Cossery’nin Bereketli Vadinin Tembelleri romanı, her ânı projeye çeviren üretkenlik çılgınlığına tutulmuş absürt bir ayna. Romanı Paul Lafargue’ün Tembellik Hakkı, David Graeber’in Tırışkadan İşler’i ve yapay zekânın emeği dönüştürmesiyle birlikte okumayı denedim. Yazı K24’ün web sitesinde okunabilir.
3 Haziran 2026 Çarşamba
Elmanın düştüğü çukur: Bir Zamanlar Anadolu’da Suç ve Ceza
Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmi üzerine özellikle otopsi sahnesi ekseninde bürokrasi, iktidar ilişkileri ve Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabındaki ahlaki ikilem üzerinden bir çözümleme yapmayı denedim. Yazı Libre Kültür'de okunabilir.
Odağında otopsi sahnesinin yer aldığı bu yazının hem başlığında hem de son paragrafında "elma" imgesine değinmişken, bu konuda bir parantez açmak istiyorum. Her ne kadar Nuri Bilge Ceylan elmanın sahneye tesadüfen dahil olduğu mealinde bir açıklama yapmış olsa da bu imge, filmin dünyasını iki farklı eksende tamamlayabilen güçlü bir metafora dönüşüyor.
İlki, toplumsal eksende: Sıradanlaşma ve aynılaşma. Elmanın yuvarlanıp çürümüş öbür elmaların yanına, o çukura düşmesi; Anadolu'nun her şeyi yutan durağanlığında herkesin eninde sonunda birbirine benzemesi gibi okunabilir. Tıpkı o yığına dahil olan elma gibi, birey de bu coğrafyada zamanla yığının bir parçası haline gelir. Doktor da o elma gibi başta ayrı duran biriyken, gecenin sonunda bir gerçeği gizleyerek o çukurdakilere katılıyor. Artık kimin daha az, kimin daha çok çürük olduğunun bir önemi kalmıyor. Hepsi aynı toprağın, aynı sessizliğin parçası. Üzüm üzüme baka baka kararır misali herkes o çukurda aynılaşıp sıradanlaşıyor.
İkincisiyse, varoluşsal eksende: Evrenin kayıtsızlığı. Elmanın dalından kopup düşmesi de bir hayatın
bitişi sanki; tıpkı insan gibi o da toprağa dönüyor. Ancak, elma sarsıla sarsıla yuvarlansa da ulaştığı yer, çukurun sessizliği. Bu, evrenin, insan trajedisine karşı duyduğu kayıtsızlığın resmi gibi. Hayat; cinayet ve diri diri gömülme gibi en büyük trajedileri bile yutup
hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor çünkü evren, acıya kayıtsız. İnsan çığlık atarken doğa sağır, bozkır dilsiz.
7 Mayıs 2026 Perşembe
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 7
Made in
EU (Stephan Komandarev, Bulgaristan, 2025)
Sınıfsal körlük ve toplumsal linç üzerine.
Yurtsuz (Trial of Hein/Der Heimatlose, Kai Stänicke, Almanya, 2026)
Kendin olabilmenin ağır bedeli, toplumsal aidiyet(sizlik) ve performans bekleyen toplumun aforoz edişi üzerine.
Pompei:
Bulutların Altında (Sotto le nuvole, Gianfranco Rosi, İtalya, 2025)
Zamanın tozunda birlikte soluyan geçmiş ve şimdi üzerine.
The
President’s Cake (Hasan Hadi, Irak, 2025)
Totaliter rejimin bireyden çaldıkları ve masumiyetin enkazı üzerine.
30 Nisan 2026 Perşembe
Çılgın Samimiyetsizlikten Uzakta
Sevgili Günlük mü demeliyim. Artık içimi sana dökeceğim. Duymayan kulaklar yine duymayacaksa, Twitter’da çığlık atmamın anlamı ne?
Herkes susuyor. Çünkü söz konusu olan sokak
hayvanları.
Burada sözüm sosyal medyayı aktif
kullanmayanlara değil; her haksızlıkta barikatın en önünde duranların bu kez bilinçli
olarak kafalarını çevirmesine. Hele hele evinde hayvan besleyenler, nasıl
tepkisiz kalabiliyor? Sadece “kendilerine ait” olan can da, öbürü patlıcan mı? Bu
seçici körlüğün arkasında ne var? Anlamaya çalışıyorum. İnsan gibi nefes alan,
hisseden varlıkların herhangi bir hakkı falan değil “canı” söz konusuyken. Bu
bir ölüm-kalım meselesiyken.
Konu popülerleştirilmediği için mi savunma
hattı zayıf? Gerçek adalet, popüler olmayanı da savunabilmek değil mi?
Yoksa aktivizm dünyasında bir öncelik
sıralaması mı var? Ne kirli bir bakış. Mesela şöyle mi diyorlar, “Şimdi bu
konuda ses çıkarıp halk nezdindeki kredimi bitirmeyeyim, daha ‘büyük’ (!)
meselelerde sesim duyulsun.” Böyle pragmatik bir hesapçılıkta ilkeli hiçbir şey
yok. Vicdan, bir ajandaya veya stratejiye bağlanacak bir şey mi? Bu adaletsizlik
şu an “moda” değil! “Kanaat önderlerinden ses çıkmıyorsa biz de ses
vermeyebiliriz” mi diyorlar? Pek prestij sağlamıyor mu bu konu? Yeterince “halkçı”
ve “solcu” görüntü çizmiyor mu?
Bu sessizlik, insanların gözümdeki samimiyet kredisini bitirdi. Artık onların başka konulardaki adalet çığlıkları da bana yapay gelecek. Oyuna devam! Maskeleri hiç çıkarmayın!
28 Nisan 2026 Salı
Bir Şişe Yazı, Bir Şişe Vicdan
Çok yorgunum, manevi olarak tükendim. Bu
yazıya görsel bulmaya mecalim bile kalmadı. Bu da alelacele yazılmış bir metin zaten.
Şefkatin neden bütün canlıları kapsamadığını,
yaşam hakkının neden "türlere" göre seçildiğini anlayamıyorum.
Merhamet ve adalet bölünmez bir bütün değil mi? Bir yerdeki adaletsizliğe ses
çıkarıp öbürüne göz yummak, vicdanın seçici olduğunu göstermiyor mu?
Biz insanlar sesimizi duyurabilen
bir türüz; hayvanlar ise kaderi birkaç kendini bilmezin dudağının arasından
çıkacak karara bağlı olan, tamamen savunmasız bir tür. Hayvanların grev yapma,
pankart açma veya oy kullanma şansı yok. Onların tek savunma hattı biz
insanların tepkileri. Yine de onlar için sesimizi çıkarmak, onları gündeme taşımak neden tercih edilmiyor?
İnsanların halihazırda gündemde olan bir acıya veya haksızlığa eklemlenerek vicdan rahatlatması da daha konforlu sanırım; dijital görevlerini tamamladıktan hemen sonra, ne yedikleri gibi alakasız şeyleri paylaşmaları, savundukları değerin kendisinden ziyade “Ben duyarlı biriyim” imajını sevdiklerini gösteriyor sanki. Hatta birçoğu için bu tepki, vicdani bir sızıdan ziyade, “herkes bağırırken sessiz kalmış” görünmemek için verilen mecburi bir refleksten ibaret. Söz konusu mesele genel bir yankı uyandırmasaydı, muhtemelen dönüp bakmayacaklardı bile.
Bazıları için de toplumsal olaylar, karakterlerini
tamamlayan birer aksesuar gibi. O gün o tweet’i atmazsa eksik kalacağını
hissediyor. Attıktan sonra ise vicdanındaki borç siliniyor ve hayatına, kişisel
rutinine, hatta eğlenmeye geri dönebiliyor. Zaten sosyal medyadaki vicdan gösterileri
birer saman alevi gibi geçici.
Benim gibi içine kapanık biri olup da sesini duyurmak için, en çok “mış gibi” yapanların olduğu Twitter gibi mecralara mecbur kalmak, insanın ruhunu gerçekten yoran bir ikilem. Buralarda ilkeli kalmak hayli zor çünkü ilkeli insan, akıntıya kapılmaz. Bu sahte kalabalığa uyum sağlamayı reddetmenin beni neden güçlü değil de zayıf hissettirdiğini bilmiyorum. Bu mecranın ruhsuzluğunu artık içime çekmek istemiyorum. Bundan sonra Twitter’da sadece, ürettiklerini bir şişeye koyup denize bırakan biri gibi, yazdıklarımı paylaşacağım. O şişeyi doğru kişilerin bulmasını umarak.
12 Nisan 2026 Pazar
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 6
Altıncı sinegünlük yayında. Parşömen Dergi'de okuyabilirsiniz. The Last One for the Road’u Veneto’nun endüstriyel düzlüklerinde son bir kadehin peşine düşen iki eski toprağın, geçmişin yasıyla bugünün absürt özgürlüğü arasında kurduğu köprü, Where the Wind Comes From’u Tunus’un ufuksuz geleceğinden kaçmaya çalışan iki gencin, toplumsal duvarları sürreal hayaller ve saf yoldaşlıkla aşma çabası, Good Luck, Have Fun, Don’t Die’ı yapay zekanın her şeyi kusursuz veriye indirgemesine karşı insanlığın tek sığınağını yani hata yapmasını savunan absürt direniş, Sarı Zarflar’ı toplumsal ölüme mahkûm edilen sanatçıların, hayatını idame ettirme yüküyle etik idealler arasında ezilişi ve sistemin temiz kalmayı imkânsızlaştırışı üzerinden çözümlemeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.
The Last One for the Road (Le città di pianura, Francesco Sossai, İtalya, 2025)
Where the Wind Comes From (Amel Guellaty, Tunus, 2025)
Good Luck, Have Fun, Don’t Die (Gore Verbinski, ABD, 2025)
Sarı Zarflar (Yellow Letters, İlker Çatak, Türkiye-Almanya, 2026)
27 Mart 2026 Cuma
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 5
Yeniden (Rebuilding, Max
Walker-Silverman, ABD, 2025)
A Song For Imogene (Erika Arlee, ABD,
2025)
Calle Malaga (Maryam Touzani, Fas, 2025)
İki Savcı (Two Prosecutors/Zwei
Staatsanwälte, Sergei Loznitsa, Ukrayna, 2025)
20 Mart 2026 Cuma
Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 5. Bölüm
Che
Tam adıyla Ernesto “Che” Guevara. “Che” aslında bir lakap ve Arjantin’de “dost, arkadaş” anlamında kullanılıyor. Che’nin kendisi artık bir süperstar gibi anılıyor. Hatta Arjantin’de bir deyiş var: “Tengo una remera del Che, y no sé por qué.” Yani, bir Che tişörtüm var ve nedenini bilmiyorum. Popüler bir ikona, ilaha dönüştürülen sosyalist Che’nin yüzünü artık kapitalizm bile pazarlıyor. Che’nin ideolojisini bilmeden, onu okuyup anlamadan herkes onu sahipleniyor; sadece her türlü fraksiyon, bütün sosyalistler ve devrimciler de değil! Öyle ki, Che dünyanın en tanınan tarihi yüzü ve bu yüz de isyanın simgesi haline gelmiş. Oysa, Che sadece sosyalist bir devrimci değildi; sadece emperyalizme ve kapitalizme değil, bürokrasiye de karşıydı, bu yüzden Sovyetler ile Çin’i eleştiriyordu. Ne yazık ki, tıpkı içi boş bürokrasi gibi Che de içi boş bir imaja dönüşmüş durumda.
Che tıp okurken ilkin politikaya pek meraklı değilmiş, hatta sol gruplardan uzak dururmuş. Çok okuyan ve seyahat etmeyi çok isteyen Che ne zaman ki arkadaşı Alberto Granado ile birlikte Latin Amerika’yı gezmeye koyulmuş, işte o zaman fikirleri değişmeye başlamış. Gezdikçe insanların ne kadar yoksul olduğunu, adaletsizliğin ve zulmün ne kadar fazla olduğunu gözlemlemiş. Böylece komünizmle ilgilenmeye, kapitalizmden ve emperyalizmden nefret etmeye başlamış. Che bu gezide yaşadıklarını Motorsiklet Günlükleri adlı kitabında anlatıyor. Brezilyalı yönetmen Walter Salles kitabı aynı adla filme de uyarladı. Gezi boyunca gördükleri, dinledikleri ve şahit olduklarından sonra Che, baskıcı rejimleri alt etmenin tek yolunun silahlı devrim, gerilla mücadelesi olduğuna kanaat getirmiş.
Che aslında “Çok gezen mi çok okuyan mı bilir?” sorusuna da bir yanıt olmuş. Çocukluğundan beri çok kitap okuyan Che’nin bu yolculuğa çıkmaktaki amacı “sadece kitaplardan öğrendiği kıtayı keşfetmek” imiş. Yine bizzat kendisinin ifade ettiği üzere, sonu olmayan yol’a olan aşkıyla Latin Amerika’yı dolaşması onu çok değiştirmiş. Bence de ne çok okuyan ne çok gezen bilir; hem okuyup hem gezen bilir. Che o yolculuğa çıkmamış olsa Che bildiğimiz Che, belki Küba da bildiğimiz Küba olmayacaktı. Hayatında çizeceği yolu yine yol belirledi.
Onu özellikle de Şili’de Amerikalıların işlettiği ve çölün ortasında aç susuz insanların çalıştırıldığı Chuquicamata bakır madeni etkilemiş. Devletin evlerini elinden aldığı ve madende iş arayan komünist bir karı-kocayla sohbeti Che’de derin iz bırakmış. Daha sonra Peru’da cüzzamlı hastalarla gönüllü olarak ilgilendiği zaman 24. doğum gününü doktorlar ve hemşirelerle kutlarken Che ilk politik konuşmasını yapmış ve “birleşmiş” bir Latin Amerika’dan bahsetmiş. 1953’te mezun olduktan sonra Guatemala’da solcu hükümeti devirmeye yönelik CIA darbesine karşı silahlı mücadeleye katılmış fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış. ABD’ye yönelik olumsuz duygularını artıran bu olaydan sonra Fidel’le tanışan ve ondan, onun umudundan etkilenen Che, mücadeleye devam kararı almış. 1959’daki Küba devrimine giden süreci uzun uzun anlatmaya gerek yok. Fidel, Che ve Camilo mahşerin üç atlısı olmuş. Gerilla kamplarında Che’nin okuma-yazma vb. eğitimler verilmesine çok önem verdiğini, çocuk yaştaki gönüllüleri kabul etmediğini eklemeli. Bu süreçle ilgili başka bir dikkat çekici nokta da, birçok solcu fraksiyonun 26 Temmuz hareketini desteklemek yerine kendi aralarında çatışmakla, eyleme geçmek yerine laf ebeliği yapmakla meşgul olmaları. Malum ülkemizde de benzer bir durum her daim söz konusu. Ne var ki, devrimden sonra hepsi 26 Temmuz hareketine bir şekilde eklemlenmiş gibi duruyor – ki aralarında toprakların köylüye verilmesine karşı olanlar da varmış (bkz. tarım reformu).
1965’te Che, Fidel’e bir veda mektubu göndermiş ve gelişmekte olan diğer ülkelerde emperyalizmle mücadele etmek üzere Küba’dan ayrıldığını bildirmiş. Fidel bu mektubu halka okumuş. Afrika, Kongo’daki başarısız girişimden sonra ilk olarak gizlice Küba’ya, sonra Bolivya’ya geçmiş. Küba’dakinin aksine burada halktan pek destek görememiş, Bolivya Komünist Partisi de şartların Che’nin düşündüğü tarz devrimci mücadele için uygun olmadığını söylemiş. Che’nin yanıtıysa “İnsanın insanı sömürdüğü her yerde şartlar uygun demektir” mealinde olmuş. Ne yazık ki, Bolivya’da yakalanıp bir süre tutsak tutulduktan yargısız infaz edilmiş. Che için devrim, sevgi demekmiş. İnsanlık, adalet, doğruluk sevgisi.
Che sadece bir doktor, gezgin ve devrimci değildi; aynı zamanda öykü ve şiir yazarmış, arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı bir dergide editörlük yapmış. Ama hepsinden çok öne çıkan özelliği, fotoğraf merakıymış. Çocukken babasının fotoğraf makinesi sayesinde başlayan ilgisi, daha sonra çıkardıkları dergiye fotoğraf çekerek devam etmiş. Latin Amerika yolculuğu boyunca da bol bol fotoğraf çeken Che döndükten sonra fotoğrafçı olarak iş almaya başlamış, bazı işlerden ücretini asla alamamış. Devrim mücadelesi sırasında fotoğraf çekmeyi bırakmayan Che, devrimden sonra da Küba devletini temsilen gittiği ülkelerde fotoğraf çekmeye devam etmiş. Bina, anıt fotoğrafı çekse de o fotoğrafların küçük bir noktasına bile olsa her zaman halktan insanları dahil etmeye çalışmış. Nikon S2 (50 mm lens), Zenit 3M (Helios 58/2), Plaubel Makine, Ihagee Exakta ve Leica II gibi makineler kullanmış. Zor şartlarda bile fotoğraf çekmeyi bırakmamış. Fotoğrafları öyle özgün veya iddialı olmadığı halde bırakmamış. Devlet görevindeyken bile bırakmamış. Günlük de tuttuğu düşünülürse, çektiği fotoğraflar da bir nevi görsel günlük olmuş onun için.
SANTA CLARA
Santa Clara’ya Che’nin şehri deniyor. Che’nin anıt mezarı, mozolesi ve müzesi burada bulunuyor (Conjunto Escultórico Memorial Comandante Ernesto Che Guevara). 1967’de Bolivya’da öldürülüşünden 30 yıl sonra Che’nin elleri olmayan cesedinden kalan kemikler bir uçak pistinin altı kazılarak toplu mezardan çıkarılmış, DNA testiyle kimlik tespiti yapılarak Küba’ya getirilmiş. Bolivya’daki çatışmalarda öldürülen on altı arkadaşıyla birlikte burada yatıyor. Her mezarın başında bir dal nergis var, en sevdiği çiçekmiş. Mezarda fotoğraf-video çekimi yasak. Mezarlığın girişinde Che’nin koruması Hermes Pena Torres’in de fotoğrafı var, sanki şimdi de mezarını koruyormuş gibi. Müzede Che’nin ailesiyle bebeklik fotoğrafından okul karnesine, üniversitede arkadaşlarıyla çıkardığı derginin bir kopyasından kendi çektiği fotoğraflara kadar birçok kişisel belge ve resim var.
Mozolede ise yüksek bir konumda yer alan Che’nin 8 metrelik bronz heykelinin yanı sıra birkaç da rölyef var. Che’nin heykeli, üzerinde “Hasta la victoria siempre” yazan bir kaidenin üzerinde yükseliyor ve bağımsız tek bir Güney Amerika hayaliyle de o yöne bakıyor. Mozoleyi ve heykeli yapan José Delarra, onun güçlü ve sağlam karakterini ifade etmek için kare ve dikdörtgenlerden yararlanmış. Anıt mezarın dışında bulunan dev bronz heykel sadece bir figür değil, üzerinde Che’nin hikâyesinin işlendiği bir semboller bütünü. Heykelin kaidesinde Che’nin Fidel’e yazdığı veda mektubunun tamamı mermere kazınmış. Ayrıca heykelin üzerinde küçük kabartmalar halinde Che’nin hayatındaki doktorluk günleri, maden işçileriyle sohbetleri gibi önemli anlar gizli. Bu yüzden, heykele sadece uzaktan bakmayıp, kaidesindeki kabartmaları tek tek incelemek önemli.
Santa Clara devrim açısından çok önemli, çünkü 1959’da devrimcilerin bu şehri ele geçirmesiyle devrim kesin zafere ulaşmış ve adi Batista, şehrin düşmesiyle birlikte hemen ülkeden kaçmış. Batista rejimi askerlerinin ve önemli sayıda cephanenin bulunduğu treni devrimcilerin ele geçirmesinden sonra şehir düşmüş. Şehirde bu trenin vagonlarını görmek mümkün (Monumento a la Toma del Tren Blindado). İçinde de devrimcilere ait eşyalar ve belgeler yer alıyor. Batista askerlerini pusuya düşürmek için trenin raylarını sökerek yoldan çıkarılması için kullanılan greyder de aynı alanda bulunuyor. Söylentiye göre, Batista rejimi için savaşan askerlere devrimciler “Biz Küba halkı için savaşıyoruz, siz de halksınız, sizi öldürmek istemiyoruz, teslim olun” minvalinde konuşunca askerler teslim olmuş.
Santa Clara sadece tren baskınından ibaret değil. Che, şehri ele geçirmeden önce karargâhını Loma del Capiro adlı tepede kurmuş. Burası Santa Clara’nın en yüksek noktası ve harika bir şehir manzarası sunuyor. Şehri Che’nin gözünden görmek ve devrimcilerin şehre nereden sızdığını anlamak için oraya çıkmak iyi bir fikir.
Kimileri Santa Clara’yı, Che nedeniyle değerleri muhafaza eden yani muhafazakar bir yer
olarak görebilir ama aslında burası belki de ülkenin en bohem ve ilerici şehri. El Mejunje adlı kültür merkezi,
Küba’da LGBT+ haklarının, rock müziğin ve alternatif sanatın kalbi. Bu yüzden
Santa Clara’yı sadece tarihi bir devrim müzesi gibi anlatırsak eksik kalır;
orası aynı zamanda gençliğin ve değişimin şehri oluşuyla devrimlerin devamı
niteliğinde.
Parque Leoncio Vidal parkı, 1930’lardan devrime kadar halkın, özellikle de öğrenciler ile işçilerin protesto gösterileri yaptığı yermiş. Şehir orkestrasının da çaldığı park, Küba’nın geleneksel müziği Danzón’u dinleyenlerin de uğrak noktası. Müzik, Avrupa ve Afrika karışımı ritimlerden oluşuyor.
Teatro La Caridad tiyatrosu, neoklasik mimarinin etkileyici bir örneği olmasının yanı sıra Küba’nın 1880’lerde yapılan görkemli sekiz kolonyal tiyatrosundan biri olduğundan ulusal anıt niteliği taşıyor. Burayı yardımseverliğiyle ve bağımsızlık savaşına desteğiyle tanınan Marta Abreu de Estévez yaptırmış.
Museo de Artes Decorativas, Küba’nın tarihi ve kültürel mirasını merak edenler için Havana’daki dekoratif sanatlar müzesiyle birlikte ülkenin en önemli iki müzesinden biri. Neoklasik tarzda yapılmış binanın içinde kolonyal dönemden kalma resimler, heykeller, kıyafetler ve mobilya yer alıyor.
Catedral de Santa Clara de Asís katedrali, Küba'nın en eskilerinden. Neo-gotik tarzdaki katedral her yıl "Kutsal Defin" alayına da ev sahipliği yapıyor. Bileti önceden alırsanız burada konser de dinleyebilirsiniz.
Şehirden ulaşabileceğiniz beyaz kumları ve turkuaz rengi sularıyla dört harika plaj var: Dünyadaki ikinci en büyük mercan resiflerinin yer aldığı Playa Las Salinas, bol bol denizyıldızına rastlayabileceğiniz Playa Perla Blanca, gemi enkazı görebileceğiniz Playa Periquillo ve siyah kumlarıyla adanın incilerinden Playa Las Gaviotas. Şehre yakın adalar da mevcut. Dünyanın en uzun (48 km) peneplenini (yontukdüz) araçla geçmek gibi bir deneyim de sunuyor (El Pedraplén). Doğaseverler için bununla da kalmıyor, bir de Lago Hanabanilla gölü var.
*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.
**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. 1. Bölüm
***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. 2. Bölüm
****Küba yazı dizisinin 3. Bölümü için bkz. 3. Bölüm
*****Küba yazı dizisinin 4. Bölümü için bkz. 4. Bölüm
16 Mart 2026 Pazartesi
Kolektif Paranoyanın Anatomisi: “Kurtuluş”
Emin Alper’in son filmi Kurtuluş için film
analizim Parşömen Dergi’de.
Hepimiz aynı rüyayı görmeye başladığımızda
uyanmak mümkün mü? “Kurtuluş” filmi adının aksine kurtuluşu değil çöküşü
anlatıyor. Filmi güncel politik tartışmaların ötesinde sıradan insanı şiddetin
faili haline getiren kolektif mekanizma üzerinden çözümlemeyi denedim. Bireysel
deliliğin toplumsal cinnete dönüşü, rüyaların işlevleri, korku türüne
yakınlaşma, mağara ve özellikle ikiz metaforları, devletin rolü gibi ayrıntılar
üzerine düşünerek yazdım. İyi seyirler, iyi okumalar.
11 Mart 2026 Çarşamba
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 4
Yabancı (The Stranger/L’étranger, François
Ozon ve Khaled Haffad, Fransa, 2025)
Hizmetçi (The Housemaid, Paul Feig, ABD, 2025)
La Grazia (Paolo Sorrentino, İtalya, 2025)
Bir Zamanlar Gazze’de (Once Upon a Time in
Gaza, Arab Nasser ve Tarzan Nasser, Filistin, 2025)
25 Şubat 2026 Çarşamba
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 3
Üçüncü sinegünlük yayında, Parşömen'in web sitesinde okuyabilirsiniz. Seven Seconds ile Father'ı babalık; The Plague'ı erkekliğin inşası, toplumsal uyum ve normalleşme baskısı; The Captive'i esaret üzerinden ele almayı denedim. Hepsinin odağı, erkeklik ve güç. Tekinsiz bağın farklı katmanları. İyi seyirler, iyi okumalar.
Seven Seconds (ABD, 2018)
Father (Otec, Tereza Nvotová, Slovakya, 2025)
The Plague (Charlie Polinger, ABD, 2025)
The Captive (El Cautivo, Alejandro Amenábar,
İspanya, 2025)
18 Şubat 2026 Çarşamba
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 2
İkinci sinegünlük yayında, Parşömen'in web sitesinde okuyabilirsiniz. Hayaller filmine yazmak ile yazdıklarımızı paylaşmak arasındaki fark, Hind Rajab'ın Sesi filmine kurmacadaki dramatik yapının "gerçek hayattan" bir sesle kurulması, Chuck'ın Hayatı filmine ters kronolojinin filmin felsefi meselesini nasıl tamamladığı, Elmaslar filmine de sinema-tiyatro dünyasının görünmeyen kadın emekçileri üzerinden değinmeyi denedim. İyi seyirler, iyi okumalar.
Hayaller (Dreams / Drømmer, Dag Johan Haugerud, Norveç, 2024)
Hind Rajab’ın Sesi (The Voice of Hind Rajab / Sawt Hind Rajab, Kaouther Ben Hania, Tunus, 2025)
Chuck’ın Hayatı (The Life of Chuck, Mike Flanagan, ABD, 2024)
Elmaslar (Diamonds / Diamanti, Ferzan Özpetek, İtalya, 2024)
11 Şubat 2026 Çarşamba
Kurumuş Leylaklar ve Kolalı Örtüler: Bir Kadınlık Hapishanesi
Füruzan’ın “Taşralı” öyküsüne dair çözümlemem Parşömen’in web sitesinde okunabilir.
Düzenin Külleri Arasından Ormana: “Geber Aşkım”
At, orman, yangın vb. metaforlar ve yazmak isteyen bir kadının ‘dil’le meselesi üzerinden Geber Aşkım (Die, My Love, 2025) filmini çözümlemeyi denedim. “Geber” ile “aşkım” arası mesafe çok uzun değil. Yazı Parşömen’in web sitesinde okunabilir.
Lynne Ramsay’in bireysel çöküşü toplumsal bağlam içinde tartışan, bastırılmış öfke ve arzuyu görünür kılan, içsel dünyayı mekân ve sesle somutlaştıran mirasını devam ettiren film, Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlama.
İyi anne, iyi eş, makul kadın olmak. Delilik bir hastalık değil de dayatılan yaşam şeklinin sonucuysa? sorunu bireysel bir ruhsal kırılma olarak çerçevelemek asıl şiddeti görünmez kıldığından, sorun bireyde değilken bireyi iyileştirmeye çalışmak yalnızca düzeni muhafaza etmeye yarıyor. Yangını geciktiriyor ama onu söndürmeye yetmiyor.
29 Ocak 2026 Perşembe
Karanlıkta Görüyorum: Sinegünlük 1
"Karanlıkta Görüyorum" adlı sinegünlüğümün ilki yayında. İzlediğim filmler hakkında düzenli olarak yazacağım. Beyazperdeden yansıyan ışıkta filmlerin bana gösterdiği, fısıldadığı, sezdirdiği şeylerin izini sürmek için. “Göz Alışınca” bölümündeyse sinema dünyasına dair minik notlar var. Sinegünlükler Parşömen'in web sitesinde okunabilir.
İlk sinegünlüğümdeki filmler sırasıyla:
Pillion (Harry Lighton, İngiltere, 2025)
Aynalar
No. 3 (Mirrors No.3/Miroirs No. 3, Christian Petzold,
Almanya, 2025)
Homebound (Neeraj Ghaywan, Hindistan, 2025)
Belén (Dolores Fonzi, Arjantin, 2025)
Deaf (Sorda, Eva Libertad, İspanya, 2025)
Mutluson (Happyend, Neo Sora, Japonya, 2024)
Palestine 36 (Annemarie Jacir, Filistin, 2025)
Béla Tarr’ın "Lanet" filminde köpek imgesi: Sevgisizliğin ölçütü
Béla Tarr’ı kaybettiğimiz 6 Ocak’ta yeniden Lanet (1988) filmini izledim, gece uyuyamadım, yazmasam olmayacaktı. Hem Béla
Tarr’ın hem de katledilen bütün köpeklerin anısına yazdım… “Béla Tarr’ın Lanet filminde köpek imgesi:
Sevgisizliğin ölçütü” adlı yazım K24’ün web sitesinde okunabilir.
"Modern çağda felaketin asıl kaynağı savaş ve şiddet yanlısı faşistler değil, insanların sorumluluk hissetmemesidir. Köpeği görmezden gelmek kolaydır; kimseyi zorlayamaz o. Ama görmezden gelmek affedilebilir değildir; Tarr’ın seyirciyi rahatsız etmesini beklediği nokta da budur. Film kimseyi açık açık suçlamasa da, içten içe hepimizin çürük olduğunu, toplumun çürüdüğünü söyler. Tarr dram üretmez, katarsis yaratmaz, doğru davranışı dikte etmez. Seyirciye sadece şunu sorar: Kötülük yapmamak yeterli midir?"
Sesin Askıda Kaldığı Yer: “Saraybosna Radyosu”
2026’nın ilk kitabı Saraybosna Radyosu oldu. “Sesin Askıda Kaldığı Yer: Saraybosna Radyosu” adlı yazımda, kitapta belleğin neden korunaklı bir alan olamadığının ve savaşın neden hiç bitmeyen bir zamana dönüştüğünün izini, sesler ve sessizlikler üzerinden sürmeyi denedim. Bir şehir susunca zaman da yara alıyor. Yazı, Parşömen’in web sitesinde okunabilir.
2025 Parşömen Edebiyat Soruşturması
2 Aralık 2025 Salı
O da bir şey mi: Ötekinin aynasından yansıyan gerçek
25 Kasım 2025 Salı
Küba: Başka Bir Dünya Halen Mümkün mü? - 4. Bölüm
Yiyecek, İçecek, Puro ve Hediyelik
Küba’da yerel sanatçıların yapıp sattığı hediyelikleri süsleyen başlıca yerel figürlerden biri yunus, öbürü de arıkuşu. Afrika etkisinin hissedildiği tahtadan oyma biblo, baston, pipo vb. nesnelerin yanı sıra yerel ressamların elinden çıkma resimler var. Birbirinin kopyası şeyler çoğunlukta olsa da, orijinal bir resim bulma ihtimaliniz az değil. Ancak ucuz değiller, pazarlık yapabilirseniz ne âlâ. Tablo alırsanız biraz daha para verip damgalatın, yoksa ülkeden çıkaramayabilirsiniz. Havana’da “Basílica Menor of San Francisco de Asís” kilisesinin orada bir sokak ressamıyla tanıştım. Ressam Yaser Menendez Sierra az da olsa İngilizce konuşabiliyor, hatta bana sevdiği bir Türk dizisini anlatmaya çalıştı ama bildiğim bir alan değil. Kendisinin binaları yamuk resmedişi, Havana’nın bakımsız binalarını düşününce anlamlı geliyor.
Ülkenin en büyük geçim kaynaklarından olan rom aynı zamanda millî içki. Rom deyince Küba’da akla gelecek marka Havana Club, kesinlikle Bacardi değil; çünkü Bacardi de bir Küba markası olmasına rağmen devrimden sonra ülkeden kaçan Batista yanlısı aileye ait bir marka. Küba, romla yapılan birçok ünlü kokteylin de anavatanı; Mojito en popüleri, bunun dışında Pina Colada, Daiquri, Cuba Libre, Ron Collins, Canchanchara, Caipirina var. Tabii kokteyller ağır içicilere ne kadar hitap eder bilmem, hele bol şekerli oldukları düşünüldüğünde. Kokteyl bulmak su bulmaktan daha kolay.
Market ve bakkal ülkemizdeki gibi sık rastlanılan mekânlar değil. Diyelim buldunuz, bakalım burası ülke dışından gelenleri kabul ediyor mu; diyelim kabul edildiniz, bakalım stokta su kalmış mı – benzer durum yiyecekler için de geçerli, turistik restoranda ekmek istiyorsunuz ama yok çünkü sınırlı, o günkü hakları bitmiş. Bir de sokakta sizden sabun isteyenler çıkabiliyor, üniversitedeyken kimyacı arkadaşımın rahat rahat yapıp getirdiği sabuna bile muhtaçlar. Ben önce satıyorlar sanmıştım, meğer sizden sabun istiyorlarmış. Özellikle bakkalların ürün yelpazesi oldukça sınırlı ama çok ucuz, bu nedenle turistlere kapalı, gıda fiyatlarını da devlet kendi vatandaşlarının alım gücüne göre belirliyor. Ambargo şartlarında kendi halkına yetmeye çalışan bir ülke burası sonuçta.
| Küba’da bir bakkal |
Kokteyl kadar popüler başka bir içki de bira. Kendi yerel biraları Cristal ve Bucenaro’yu tercih ediyorlar fakat ülkede bira başta olmak üzere ithal içki de var. Tabii, sokaklarda satılan şeker kamışı suyu (guarapo) ile hindistancevizi suyunu denemeden dönmek bence hata olur. Ve elbette kahve. Çilek ve Çikolata filminde dendiği gibi, “Medeni insanlar çay içerler. Bizlerse kahve içeriz.” Küba’nın meşhur kahvesi Cortadita’yı bir mekânda oturup içebilirsiniz çünkü sütle özel hazırlanılıyor, marketlerde hazır satılan bir şey değil. Kahveye süt mü konur diyenlerdenseniz de, oldukça hafif olan Serrano en popüler öğütülmüş kahve markaları. Çay tiryakilerineyse kötü haber, Küba’da sadece sallama çay var.
Elimden geldiğince vegan beslenmeye çalıştığım için yemek önerim yok fakat yemek konusunda iyi olmadıklarını söylemeliyim. Alt tarafı makarna nasıl kötü yapılabilir, bilmiyorum; öğrencilik hayatımı bile dahil ederek söylüyorum ki, hiç bu kadar kötüsünü tatmamıştım. Hatta denk geldiklerim arasında İngilizceyi iyi konuşan tek kişiler olan Kübalı çift, İstanbul’da bulunmuş ve “Türk yemeklerinin üstüne tatmadık, Küba’daki yemekleri beğenmemeniz normal” dedi.
Ne güzel ki, burada bol bol tropik meyve tüketebilirsiniz; üstelik sokakta, her yerde rahatça, uygun fiyatla bulunabilecek şeyler: ülkemizde bilinen ananas, mango ve hindistancevizinin yanı sıra papaya (frutabomba), guava (guayaba), mamey (ülkenin millî meyvesi), carambola, guanábana (hint ayvası/tarçın elması), mamoncillo, ciruela (bir tür erik) ve şu an aklıma gelmeyen daha birçok tropik meyve. Ancak, denediklerimden ağız tadıma özellikle hitap eden hiçbir meyveye denk gelmediğimi de belirteyim. Hadi ben meyve pek sevmem ama meyve hastası arkadaşın da özellikle beğendiği bir şey çıkmadı. Cips olaraksa muz cipsi (kızarmış muz) oldukça yaygın. Yalnız avokadoları kocaman, kavun gibi, benim gibi sevenler kaçırmasın.
Yedik, içtik, biraz da tüttürelim o zaman. ABD’ye sokulması yasak olan Küba puroları, ülkenin medarıiftiharı; puro meraklılarınınsa milyonlar dökmekten çekinmediği bir şey. Bu purolar o kadar pahalı mı? Evet. Belki de ülkedeki en pahalı şey puro. Ama Küba purolarını dünya çapında benzersiz yapan şey, Küba’da yetiştirilen tütünün kalitesi ve tütünün tamamını tek tek elle saranların mahareti. Bir puro için 3-5 yaprak kullanılıyor ve puro sarılırken yaprağın ortasından geçen damar alınarak nikotinin %80’inden kurtulunmuş oluyor, aksi çok tehlikeli. Yapraklar bal veya bir tür reçineyle yapıştırılıyor. Daha sonra neminin alınması için, nem durumuna göre birkaç gün arasında bekletiliyor. Yeni sarılmış bir puroyu hemen götürmek istiyorsanız evde buzdolabında tutabilirsiniz. Sokakta kaçak olarak satılan ve daha ucuz olan puroları içmekse riskli. Çünkü nikotini alınmamış ve fazla bekletilmiş parça pinçik, artık muz yaprakları kullanılmış olabilir.
En popüler ve en iyi marka Cohiba. Cohiba aslındaa Taíno yerlilerinin sarıp içtikleri tütüne verilen ad. Cohiba markasının çıkışıysa bizzat Fidel’in sayesinde olmuş. 1960’ların ortasında Fidel’in ilgisini, koruması Bienvenido Chicho Perez’in içtiği markasız aromatik puro çekmiş. Korumanın arkadaşı Eduardo Rivera’nın özel olarak yaptığı puroları deneyip çok beğenen Fidel sırf bu puroların üretilmesi için Havana’da El Laguito Cigar Factory’yi açmış. Fidel, sağlık sorunu nedenleriyle puro içmeyi bırakana kadar, Cohiba 6 numara içmiş.
Kalitesiyle öne çıkan diğer markalardan Partagas daha sert ve yoğun, Romeo y Julieta ise içimi rahat olanlardan. Bu markaları Türkiye’deki havaalanlarında da görece uygun fiyata bulabilirsiniz. Yine de, Havana’da fiyat olarak çok daha uygun ve buna rağmen pahalı. Küba’dan kutu içinde en fazla 50 puro getirmenize izin var. Puroları, nemi emen sedir ağacından yapılma kendi kutusunda alırsanız kutuyu sorunsuzca gümrükten geçirebilmeniz için, kutunun üzerinde kendi özgün bandrolünün bulunmasına dikkat edin. Puronun sigara gibi içe çekilmediğini ancak bir puronun ortalama dört sigaraya denk geldiğini hatırlatalım. Rivayete göre, iyi bir puro insandaki kötü enerjiyi alırmış.
Havaalanı
İstanbul’dan Havana’ya indikten sonra pasaport kontrol kuyruğunda uzun uzun beklemeye hazır olun. Turistin az olduğu bir ülkede neden bekleniyor? Çünkü kullanılan bilgisayarlar o kadar eski ve yavaş ki, sistem durmadan kendini kapatıyor. Yani aslında teknoloji yetersizliği yüzünden bekliyorsunuz. Bazı açılardan zaman makinesine binip 50 yıl geriye gitmişsiniz gibi düşünebilirsiniz. Bavulları almak içinse tam 2,5 saat bekledik. Üstelik nedenini de bilmiyorum çünkü ne İngilizce anons yapılıyor ne de İngilizce açıklama yapabilecek bir görevli bulunabiliyor.
İnternet
İnternetsiz gezemem derseniz bu kez de (saatlik) internet kartı satın almak için bekleyeceksiniz. İlle de alacağım derseniz havaalanında alın, şehre kıyasla daha az beklersiniz. İnternet oldukça ağır, sınırlı ve sayfalar yavaş açılıyor. Ancak gerçek bir gezgin, harita kullanmayı bilendir deyip senelerce her yeri internetsiz, kâğıt/basılı haritayla gezdim, ki o zamanlar akıllı telefon bile yoktu. Artık akıllı telefonlarda MAPS.ME uygulamasından önceden indirdiğiniz şehir haritasıyla çevrimdışı olarak her yeri gezebilirsiniz. Google Haritalar’dan çok daha kullanışlı. Kaldığınız otelde ve/veya evde de muhtemelen internet olacaktır; sanmam ki yine hızlı olsun. Biz hiç kullanmadık çünkü hiç gerekmedi ama bazı turistik yerlerde ücretsiz Wi-Fi noktaları var, zaten bir sürü insan oturmuş elindeki telefona bakıyorsa muhtemelen orada ücretsiz internet vardır.
Tıpkı Türkiye’deki gibi sokaklarda top koşturan çocuklardan anlaşılabileceği üzere en popüler spor futbol olsa da, ülkenin millî sporu beyzbol. Hatta hediyelik eşya olarak beyzbol sopaları satılıyor. Karşılarına aldıkları Amerika’nın sporunu mu almışlar derseniz, hayır, aksine Amerika, Küba’nın sporuna konmuş, çünkü beyzbolun temeli Küba yerlilerine dayanıyor.
Avrupa görmüş olanlar bilir, bizdeki tavla kültürüne benzer bir şekilde, parklarda genç-yaşlı herkes satranç oynar. Kübalılarsa sokaklarda, parklarda, her yerde saatlerce domino oynuyor, bir yandan da öyle sakin sakin oturmayıp gündemle ilgili çene çalıyorlar. Hatta bazı semtlerde mini turnuvalar bile düzenleniyor. Hediyelik eşya olarak da tahtadan domino setleri satılıyor. Küba’yı gezdiğim sıralarda Paris 2024 Olimpiyat Oyunları yapılıyordu ama oturup olimpiyatları izleyenlere veya mekânlardaki TV’lerde olimpiyatların açık olduğuna hiç rastlamadım. Yine de, altın madalya kazanıp 5. kez olimpiyat şampiyonu olarak tarihe adını yazdıran ve Fidel Castro’ya teşekkür edip madalyasını sosyalist devrime adayan Kübalı efsane sporcu Mijain Lopez Nuńez’i anmadan geçmeyelim.
*Küba yazı dizisinin devamında sırasıyla yer verilecek konular: Che, Santa Clara, Havana, Varadero, Cifuengos, Trinidad.
**Küba yazı dizisinin 1. Bölümü için bkz. 1. Bölüm
***Küba yazı dizisinin 2. Bölümü için bkz. 2. Bölüm
****Küba yazı dizisinin 3. Bölümü için bkz. 3. Bölüm
*****Küba yazı dizisinin 5. Bölümü için bkz. 5. Bölüm









