29 Ocak 2023 Pazar

"As Bestas": Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz


 “Köylüleri niçin öldürmeliyiz” şiirinin filmi olmuş Hayvanlar (As Bestas, 2022). Bu psikolojik gerilimde İspanyol yönetmen Rodrigo Sorogoyen kentten kırsala göçü güzelleyen biz romantiklere şerh düşmüş. Ekolojik denge arayan “okumuşlar” vs. yoksul köylüler. Doğa ve toprakla uğraşmak, kentten yorulup gelen kentlilerin gözünde “ödül” ama toprakla uğraşmak dışında bir seçeneği olmamış/olmayan yoksul köylüler için “yük”. Köylülerin karanlık yanına dikkat çeken film köylü vs. kentli parodisi yapmasa da kentlilerin tarafını tutuyor, bu nedenle konuya bakışının objektif olduğu söylenemez.

Film, toprağa dönüşü savunan kentliler ile toprağa mecbur köylüler üzerinden iki kırsalın çarpışması gibi de okunabilir. En başta vahşi atları evcilleştiren çünkü “öteki”nden korkan İspanyol köylüler, sürekli Fransız oluşunu vurguladıkları kentlileri yola getiremeyince işler karışıyor. Çünkü “toprağa dönüşçü” (neo-ruralism) kentliler, köylülerin gözünde “işgalci”. Yani biraz da eski dünya ile yeni dünyanın çarpışması gibi film. Ama film ikinci yarıda çark ediyor ve başka bir psikolojik boyut kazanarak bir kadın hikâyesine dönüşüyor.

Özcan Alper’e Sinematek söyleşisinde Karanlık Gece’nin Kurak Günler’le benzerliği sorulunca, asıl başka bir filmle benzerlik taşıdığını söylemişti. İşte o film As Bestas. Çünkü ele aldığı meseleden tek Türkiye değil tüm dünya muzdarip. Ve Alper’in dediği gibi “hakikat arayışı, umuttan daha önemli.”

Nitekim son senelerde sadece izlediğim yerli filmlere değil okuduğum yerli kitaplara da (hatta ikisi hakkında yazmıştım, bkz. Kadastrocu, bkz. Bozlak) benzer bir tema hâkim: Gerçeğin üstünün örtülmesi, suçun örtbas edilmesi. Faili meçhuller aydınlatılmadığı, susanlar konuşmadığı, adalet yerini bulmadığı sürece bir yüz yıl daha aynı hikâyeyi anlatırız. Ve sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada.

Benim ilgimi bir de şu çekiyor. Son senelerde çıkan eserlerde, faili meçhul suçların konu edinildiği filmler ve kitaplar genelde taşrada geçiyor. Neden kentte değil de taşrada? Üzerine düşünmeye ve ayrıca yazılmaya değer.

Filmin gerçek bir olaydan uyarlandığını da not düşmeli.

NOT: Twitter'da Karanlık Gece ile As Bestas'ı karşılaştıracağım bir yazı kaleme alma niyetimden bahsetmiştim. Ne yazık ki, bunu -en azından şimdilik- yapamayacağım.

 

3 Ocak 2023 Salı

2022 Edebiyat Soruşturması

Parşömen Edebiyat'a 2022 Edebiyat Soruşturması yanıtlarımı 30 Aralık'ta öğleden sonra yollamıştım. Geç kaldığım gerekçesiyle yayımlanmadı. Bu nedenle aşağıda paylaşıyorum.


1. Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları (telif ya da çeviri, kurmaca ya da kurgudışı), beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Ne olursa bir kitap hak ettiği ilgiyi görmüş sayılacak? 10 baskı yapınca mı? Ödül alınca mı? Üzerine yazılınca mı? İçeriğiyle veya biçimiyle tartışma yaratınca mı? Bence iyi bir kitap hiçbir zaman hak ettiği ilgiyi görmüş sayılmaz. Mesela Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı 54 baskı yapmış. Sadece kendi çevremde, düzenli olarak kitap okuyan ama Atay okumamış birçok kişi var. 

Kâğıt fiyatlarının iyice arttığı bu sene bile birçok kitap basıldı. Ne yazık ki, okuduklarım arasında etkilendiğim kitap sayısı bu sene daha az.

Mutedil Dalgalı – Ömür İklim Demir

Yaşlılık, ölüm, kayıplar, kayıplarla kaybolmak, var olmak, hatta yazmak üzerine epey dokunaklı öyküler. Aynı karakterlerin farklı öykülerde görünmesi, öykülerin meselesine ve anlamına yeni bir boyut kazandıracak şekilde kurgulanmış. Üstelik bu karakterlerin bazılarını önceki öykü kitabından da tanıyoruz. Yine şiirin eli değmiş, şarkılarla beslenmiş ve tıp, tik tak, çıt, kırt, garç, öhö, vız, çat gibi tek tek sesler üzerinden kendisini var etmiş.

Köpek – Pilar Quintana (Çev. Havva Mutlu)

Anne olmak isteyip olamamış ve bir köpeği çocuğu yerine koymuş yoksul bir kadının suçluluk, kıskançlık, eksiklik duygularıyla başa çıkmaya çalışırkenki gelgitli ruh halini akıcı bir dille işleyen, karanlık sayılabilecek bir roman. Başa çıkılması güç duygulara başa çıkılması güç doğa koşullarının eşlik ettiği kitap, insanın doğayla ve hayvanlarla ilişkisini romantize etmeden veriyor.

Süleymaniye Günlükleri – Tesadüf Özlem Demir

İletişim Yayınları’nın “Anı” dizisi dikkate değer. Diziden şimdilik sadece bu kitabı okuyabildim. ’80 darbesinden sonraki öğrenci eylemlerini aktarırken, yarattığı atmosferle kurmaca tadını eksik etmeyerek bir roman gibi etkili bir anlatım sunuyor. Karanlık bir dönemin gerilimlerini anlatmasına rağmen yer yer de gülümseterek, acıların anılardaki yükünü bir nebze olsun hafifletiyor.

Etimoloji Işığında Kelimelerin Dünyasında Gezintiler – Bülent Aksoy

Bu bir etimoloji sözlüğü değil, bir başucu kitabı. Kelimelerin tarihine bakarak, anlamları ve aralarındaki ilişkiler üzerine düşündürten bu deneme yazıları, kelimelerin sözlük anlamlarının ötesine bakmak isteyenler için. Dilin, insanı ve toplumu dönüştürücü etkisini de vurgulayan yazarın deyişiyle “hiçbir tarih kitabının yazmadığı bir başka tarih” olduğunu gösteriyor.


2. Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

Olay denince aklıma, kendi alanının sınırlarını da aşarak iz bırakan olaylar geliyor. Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü’nü alması gibi. Yazarı okumayanlar veya özellikle edebiyatla ilgilenmeyenler bile bundan haberdar. Ne var ki edebiyat, ülkemiz insanının gündeminde pek yer almıyor. Ekonomik zorluklar son senelerde tavan yaptığından da değil, kabul edelim ki önceden de edebiyat, toplumun genelinin pek umurunda değildi. Azıcık mübalağa ederek söylersem, neredeyse her okurun yazar da olduğu bu dar çevrede meselelerimizin tamamı bizim için bir olay ama büyük resimde hiçbiri bir olay değil.

Büyük resim demişken, dünyaya bakabiliriz mesela. İklim krizinin ve insan dışı hayvanlara yönelik zulmün endişe verici boyutlara ulaştığı bir zamanda, buna dikkat çeken eserlerin artması sevindirici. Ekoloji: Bir Arada Yaşamın Geleceği ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Hayvan Hakları ve Himaye bu sene çıkanlardan aklıma ilk gelenler. Çeviri kurmaca eserlerde de benzer konuların yansımalarını görüyoruz. Umarım telif kurmaca eserlerde de zamanla kendisine daha sık yer bulur bu tür konular.

Hiçbir ödülün, bir edebiyat eserinin niteliğiyle ilgili belirleyici olduğuna inanmıyorum. Edebiyatın bir yarışma, rekabet alanı gibi görülmesini zaten tuhaf buluyorum. Ama beğendiğim bir yazar/kitap ödül alınca da seviniyorum, çünkü eser gündeme gelmiş oluyor. Tıpkı bu sene Emine Sevgi Özdamar, Georg Büchner Edebiyat Ödülü’nü aldığında olduğu gibi.

Ülkemizden çıkan eserlerin başka dillere çevrilmesini, böylece ülkemizdeki yazarların sesinin başka ülkelerden okurlara da ulaşabilecek olmasını heyecan verici buluyorum. Bu sene Sevgi Soysal’dan Şafak İngilizceye ve Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar Yunancaya çevrildi. 

Beni bu sene en çok etkileyen olaysa, Şeytan Ayetleri kitabı nedeniyle senelerce tehdit edilmiş ve hedef gösterilmiş Salman Rushdie’nin saldırıya uğraması. Bir gözünü kaybetmesi ve bir elini artık kullanamaması bana korkunç geliyor. Şiddetin normalleşip gündeliğin bir parçası haline geldiği ülkemizde bu da sanki biraz hızlı unutuluverdi. Olaydan birkaç ay sonra Rushdie, yeni kitabını sosyal medyadan duyurduğunda bile ses verdiğimizi hatırlamıyorum.


3. Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

Deveye boynun neden eğri demişler, nerem doğru ki demiş. Bu ülkede sorunsuz bir şey var mı? Ülke neyse, edebiyat ortamı da aynısı. Biraz da bundan olacak, iktidarı eleştiren edebiyatseverlerin paylaşımlarını dudağımda buruk bir gülümsemeyle takip ediyorum. Sanki birtakım konularda iktidardan büyük bir farkımız varmış gibi, sanki liyakat/nitelik önceliğimizmiş gibi. Biz şu küçücük ortamda bile hakkaniyetli olamıyoruz. Çoğunluk kendi küçük iktidarının peşinde.

Eskiden nitelikli okur yok derdim ama artık okur bile yok. Bunun tek nedeni, ekonomik zorlukların artması ve alım gücünün azalması değil tabii. Artık TikTok çağındayız. İmaj ve görsellik ilgi çekerken, kitaplar ve okumak çekmiyor. Hele çağdaş yerli edebiyat söz konusu olunca. İnanın, ne geniş kitaplıklar gördüm, –çok satanlar hariç– içinde bir tane bile çağdaş yerli eser yoktu. Kendimiz yazıp kendimiz okuyoruz. Hatta kimi zaman kendimiz yazıyoruz ama okumuyoruz. Öyküsünün veya yazısının çıktığı dergiyi alıp öbür öyküleri veya yazıları okumayanların olduğunu inkâr edebilir miyiz?

Ülkemizin gündemini henüz çok işgal edemedi ama bir de yapay zekâ robotları var artık. Yakında bizim yerimize onlar yazacak – özgünlüğü belki tartışılacak bu eserlerin ama şu anki kitapların özgünlüğü de tartışmalı zaten. Tabii ileride edebiyatın halen anlam taşıdığı bir dünya kalırsa. Hatta yaşanabilecek bir dünya kalırsa. Bugüne odaklı yaşamakla ve kendimizle, küçük kişisel tatminlerimizle öyle meşgulüz ki, dünyanın geleceğini konuşmuyoruz. Oysa edebiyatın geleceği de buna bağlı değil mi? Yapay zekâ söz konusu olunca da bizi ilgilendiren tek şey, yazar olarak verdiğimiz pozlarda güzel görünmemize filtrelerin sağladığı katkı gibi duruyor.

Son olarak, şunu da soralım: Kendimizi, eleştirdiğimiz şeylerden azade mi tutuyoruz? Eserleri magazinel yanından bağımsız salt edebiyat metni olarak ele alan yok diyen ile eserleri o şekilde ele alanları görmezden gelen aynı kişi. Ödül mekanizmasını eleştiren ile kendi dostunu her durumda kayıran aynı kişi. Eleştiri yok diyen ile en ufak olumsuz yorumda bile saldırganlaşan aynı kişi. Çetecilikten şikâyet eden ile buna çözüm olarak kendi çetesini kuran aynı kişi. Nâzım Hikmet’in dediği gibi “kabahatin çoğu senin canım kardeşim.”


"Sevgili Yoldaşlar": Taraflı Bir Filme Taraflı Bir Bakış


Rusya'nın bu seneki Oscar aday filmi Sevgili Yoldaşlar (özgün adıyla Dorogie Tovarishchi, yaygın bilinen İngilizce adıyla Dear Comrades) 1962'de yükselen yiyecek fiyatlarını protesto için grev yapan silahsız işçilerin KGB tarafından ateş açılarak öldürüldüğü Novocherkassk Katliamı'nı konu ediniyor. Film, komünist Sovyet Rusya'ya tükaka demek için uygun bir zemin sunan konusu nedeniyle Amerikan menşeli Akademi Ödülleri için ideal bir aday. Bu filmi hakkıyla yorumlamak için ne yeterli Rus-Sovyet tarihi bilgisine sahip olduğumu, ne de ideolojik paradigmayla ilgili ahkâm kesebilecek bir konumda olduğumu iddia edebilirim. Ancak dikkat çekmek istediğim bir nokta var.

Filmin yapımcısı, Özbek asıllı Rus milyarder Alişer Usmonov. Dünyanın en zengin yüz insanı arasında. Futbolseverler hatırlayacaktır, kendisi bir dönem İngiliz futbol kulübü Arsenal’in hissedarlarındandı. Facebook ve Xiaomi’de de hisse sahibi. Servetini Soyvet Rusya zamanında zor bulunan plastik poşet üretimiyle kazanmış. Ve Sovyet Rusya zamanında yolsuzluktan hapis yatmış ama duyduğum kadarıyla kendisini “siyasi” suçlu olarak tanıtıyormuş. Ne var ki, yönetmen Andrey Konchalovskiy’e sorarsanız, yapımcı Usmonov, Rusya’daki diğer zenginlerden farklıymış. Yönetmenin böyle bir cümle kurma ihtiyacı hissetmesinde, sanat-sınıf ilişkisi açısından bir tuhaflık seziyorum.

Yönetmen Andrey Konchalovskiy, Stalin’in ölümüyle birlikte başlayan yeni dönemde sinema yapmanın daha kolay olduğunu, çünkü filmleri –örneğin Sergei Eisenstein’ın yaptığı gibi– Stalin’e onaylatması gerekmediğini ifade ediyor. Konchalovskiy, film çekmeye Andrei Tarkovski’yle birlikte başlamış; Ivan’ın Çocukluğu (1962) ve Andrei Rublev (1966) gibi kült filmlerin senaryo aşamasında yer almış. Peki, sonra ne yapmış? Hollywood’a gitmiş. Firar Treni (1985) ve Sylvester Stallone ile Kurt Russell’ın rol aldığı ünlü aksiyon komedisi Tango ve Cash’i (1989) yönetmiş.

Andrey Konchalovskiy’in kardeşi Nikita Mikhalkov’un sinema sektörünün dünya çapındaki simalarından olduğu gibi, bir Putin sever olduğunu ve sürekli olarak devlet desteği aldığını da not düşelim.

İşte bu genel resme bakınca bu filmin, Sovyet Rusya’nın “taraflı” bir eleştirisini sunmak için çekildiğini düşünmemek elde değil. Gelgelelim, yönetmen bir röportajında şöyle buyurmuş: “Hem bu filmimde hem de önceki birkaç filmimde, hayatın çelişik duygular taşıdığını hissetmeye başlamıştım. Mutlak iyi veya mutlak kötü ve tam masumiyet diye bir şey yok.” Bu filmin, Rusya’daki izleyicileri ikiye böleceğini de kabul ederek savunmasını da vermiş: “Bir kısım izleyici, bu filme karşı açık fikirli olacak. Bir kısmıysa bana sövecek ve Sovyet ideallerine ihanet ettiğimi söyleyecek. Onlara şunu demek istiyorum. Ben de sizin kadar Sovyet’im. Hatta sizden daha Sovyet’im çünkü ben yaşlıyım ve o dönemi bizzat yaşadım. Hem sevdim hem nefret ettim.”

Açıkçası, bir film “Gerçek olaylara dayanmaktadır” ifadesiyle açılıyorsa, o filme şüpheyle yaklaşmaya meyilliyim. Biz izleyiciler o olayların, tarihin, geçmişin tanığı değiliz. Ve filmde yansıtılan “gerçek”, kimin gerçeği? Ve Konchalovskiy de bunu çok iyi biliyor olmalı ki filmde şöyle bir cümleye yer vermiş: “Şolohov gerçeği yazmış olsaydı, hiç kimse onun varlığından haberdar olmazdı.”

Yönetmen, ima ettiği gibi, filmde tarafsız mıydı anlamak için, filmden sahneler üzerinden ilerleyelim. Ana karakter Lyuda, partide üst düzey yönetici ve sadık bir komünist. Onunla ilk tanışmamız; bir çorap aksesuarı almak için kara borsaya başvurarak kendisini ayrıcalıklı kılması şeklinde gerçekleşiyor. Partili komünistimiz tam bir ikiyüzlü, anlayacağınız. Bir diğer sahnede Lyuda, protestocu işçileri sarhoş olmakla suçluyor ve hemen ardından kendisi stres atmak için içki içiyor. İzleyicinin, Lyuda ile empati kurması kolay olacağa benzemiyor. Oysa yönetmen, bu filmde insanın hem iyi hem kötü olduğunu yansıtan şekilde tavır takındığını ifade etmişti. İyi yanını göremedik sadık komünistin.

Ama biz tarafgir davranmayalım ve bakışımızı biraz esnetelim madem. Yozlaşma ve yandaşçılık günümüz kapitalizminde olduğu gibi komünizmde de vardı. Ah insan! Belki de yönetmen Konchalovskiy, emekçi yanlısı yönetmen Ken Loach’un –yönetmenin genel film tarzını pek beğensem de– Meleklerin Payı (2012) filminde eleştirdiğime benzer bir yaklaşıma başvuruyordur: Kişi, üçkâğıda başvurabilir. Ne var ki, şunu eleştirmiyorum çünkü çok insani: Lyuda’nın, kaybolan kızını bulmak uğruna KGB ajanı Viktor’dan yardım alarak hak hukuk tanımamasından daha gerçekçi bir şey olamaz. Bir ebeveyn, çocuğunun hayatı için ne yapmaz?

Film/yönetmen taraflıymış tarafsızmış bir yana bırakırsak –belki de taraf olmayan harbiden bertaraf oluyordur– filmin hakkını şurada teslim edelim. Siyah-beyaz çekildiği için, tıpkı yakın zamanda yine tarihi bir zeminde anlatılan Boyalı Kuş (2019) filminin de başarıyla gerçekleştirdiği üzere, haber ve belgesel tadında görüntüler sunarak filmin izleyicide bıraktığı gerçeklik hissinin dozunu epey artırıyor ki bu da, yaşananları daha rahatsız edici kılıyor. Sinematografa alkış! Filmin bir diğer başarısı da, Sovyet Rusya’sına veya komünizme, alışılagelen klişelerle saldırmaktan, ideolojik benzerlerine kıyasla görece imtina etmesi ve doğrudan bir ideoloji eleştirisine dönüşmemesi. Ne var ki, zaten komünizmi savunanların bile savunamadığı bir katliamı konu edinmesi, Amerikan rüyası görenler için kâfi düzeyde tatmin edici bir tercih. Yine de, göze parmak sahne hiç mi yok? Örneğin, Lyuda katliam sırasında güzellik salonuna saklandığında yerde kan akarken, pencereden Lenin’in heykeli görünüyor. Kolaya kaçılmış bir imge.

Sevgili Yoldaşlar denmiş filmin adı için. “Yoldaş” eşitliği ve kardeşliği içinde taşıdığı gibi, sınıfı ve hiyerarşiyi de ortadan kaldıran bir idealizmin ifadesini bulduğu bir sözcük gibi gelir bana. Üstelik bu sözcüğü, ideolojik bağlamından bağımsız olarak da samimi bulurum. Hayatımı paylaştığım her canlı, yoldaşımdır. Hayatı bir yol gibi gören, y’ol derken ol da diyenlerdenim. Belki benim de biraz fazla anlam yüklediğim bu güzelim sözcüğün, Sovyet Rusya’sına vuran bir filmin alaycı adı olarak kullanılması kalbimi kırdı sevgili yoldaşlar.


Kasım 2021

5 Aralık 2022 Pazartesi

“Bozlak”: Savunulacak Son Kale Vicdan mı?


                                                “Anadolu, kendi evladını yutan bencil bir anne gibi beni de                                                 hiç acımadan köküne sarıldığı ağaçların toprağına                                                             mimleyebilirdi.” (Bozlak, s. 49)

Herkesin hakikate pamuk ipliğiyle bağlı olduğu bir köye yeni atanmış bir öğretmenin dedektifliğe soyunup bir suçun zanlılarının peşine düştüğü bir hikâye anlatıyor BozlakEmirhan Dağkan G. genç bir yazar ama dile öyle hâkim ki 2018’de yayımlanan bu novellanın hiç gündeme gelmemiş olmasına şaşırmamak elde değil. Ayrıntıların atmosfer yaratmadaki hayati öneminin Çağdaş Türk yazınında yadsındığı bir dönemde benzetmelere ve halk ağzına da kucak açan enfes bir Türkçeyle ayrıntıları düştüğü yerden kaldırıyor.

Yazar ilk başta hem 1950 öncesi Türk romanında olduğu gibi Doğu-Batı çekişmesinden hem de 1950 sonrası Türk romanında olduğu gibi ezen-ezilen ilişkisinden bahsediyor. Köylüleri işine geleni kabul edip pek de sorgulamayan kişiler olarak, kentlileri temsilen öğretmeni ise adalet arayan bir idealist olarak çiziyor. Ancak, zamanla köylüleri suçlayıp duran öğretmenin vicdanı da, kendi çıkarı söz konusu olduğundan, dönüşüyor. Böylece öğretmen olayı çözüp ülkemizdeki köy romanları geleneğine uygun olarak köye aydınlık getirmek isteyen kentli öğretmen rolünden sıyrılıyor. Köyün karanlığının, yani köylü ile kentliyi sahtekârlıkta bir araya getirerek bir nevi ülkenin karanlığının bir parçası oluyor. Böyle bakınca da mekânın köy mü kent mi olduğunun bir önemi kalmıyor. Belki de ülkeyi koca bir köy gibi gösteriyor.

Araştırılan suçun mağduru “kadın” ama taşrada kadının adı var, kendisi yok. Bunun nasıl da bilinçli bir tercih olduğunu kitabın son kısmı teyit ediyor. Nihayet bir kadının sesi duyuluyor ve o da vicdana sesleniyor. Kitabın sonunu her okur tatmin edici bulmayabilir çünkü finalin ucu öyle açık ki öğretmenin ne karar verdiğinden emin olmak mümkün olmuyor. İşte okur tam da bu yüzden kitabın kapağını kapatırken düşünmeli: Öğretmenin yerinde olsaydım ben ne yapardım? Savunulacak son kale olabilir vicdan. Zaten bence yazarın bu kitapta yapmak istediği, suçluları bulup söz konusu olayları açıklığa kavuşturan bir dedektiflik hikâyesi anlatmak değil insanın adalete ve vicdana dair büyük laflar etmeden önce kendisini sorgulamasını sağlamak. Öğretmenin ilk bölümde tiradı andıran bir şekilde ifade ettiği üzere, ne köylüleri yücelten ne de köylülerden nefret eden o tarafsızlık hali, bir varoluş sorgulamasına evriliyor.

Yazarın, merkezi kahvehane olan ve sadece erkek sesinin duyulduğu bir yerde kadına şiddet olayını faili meçhul olarak bırakması, ülkemizde faili meçhul cinayetlerin ve kadın cinayetlerinin artmasına dikkat çekmeyi hedefleyen bir gönderme olabilir. Bütün köyün haberdar olduğu bir suç söz konusu, herkesi olayın tanığı; olayı yok saymak istemeleri ise onları suç ortağı yapıyor. Ancak, yazarın da olayı çözümsüz bırakmayı tercih etmesiyle yazar da suçun bir parçası olurken, okuru da aynı şekilde konumlandırmış olmuyor mu? Göz yumduğumuz acıların mağdurlarıyla empati kurabilsek, belki de suçların örtbas edilmesini bu kadar kolay kabul etmezdik. Bu noktada Nurdan Gürbilek’in “Muhtemel tek tanıklık, tanıklığın imkânsızlığına tanıklık etmektir,”[1] sözü geliyor aklıma. Acının aslında tek tanığı, o acıyı bizzat yaşamış olandır. Belki de Marc Nichanian haklıdır: “Felaket’le karşı karşıya kalındığında muhtemel tek başarı, edebiyatın başarısızlığıdır.”[2] Anlatılabilen, acı değil suçtur. Ve elbette suç anlatıldığında sadece utanç getirir.

İktidar ilişkileri de ülkenin panoramasını verecek şekilde sunuluyor. Köylüler, “kravatlıların” yani devletin köye gelmesindense bütün sorunları devleti karıştırmadan halletmek istiyor. Devletin yumruğu suçlu veya suçsuz olduğuna bakmaksızın herkesi ezer çünkü. Devlet baba büyüktür muhtar/dan büyüktür sağcı erkek/ten büyüktür solcu erkek/ten büyüktür tam bir erkek olarak görülmeyebilecek, güçten düşmüş, kendini bile savunamayacak durumda olan bir erkek/ten büyüktür kadın/dan büyüktür hayvan/dan. Öğretmen ise coplanan öğrencilerin, işçilerin, madencilerin, Cumartesi Anneleri’nin maruz kaldığı adaletsizliğin de getirdiği hınçla en azından bu konuda adaleti tesis etmek için önayak olmaya çalışsa da, sorunu daha da büyütüyor. Köye adalet getiren biricik kentli kahraman olamadığı gibi, kendi acziyle yani kendisiyle yüzleşiyor. Kitapta kişisel olan ile politik olan iç içe geçtiğinden, kişisel olan politiktir, diyor da olamaz mı?

Kesin yanıtlar vermek yerine işte okuru böyle düşünmeye sevk eden kitabın son bölümü, adını bir kuştan alıyor: “Gökardıç”. Asla yakalanamayan, hatta var mı yok mu bilinmeyen o kuş “hakikat”i temsil ediyor belki. Ne kuşu gören veya yakalayan çıkıyor, ne de okur hakikate ulaşıyor. Ve belki kuşun sesi de vicdanın sesidir, haset ve husumet içinde hiç duyulmayan. Peki “Bozlak” hangi acı için söyleniyor? Adı var kendisi yok Hatice için mi? Yoksa ister köylü ister kentli olsun insanın vurdumduymazlığına ve de bencilliğine, yani bütün bu karanlığın müsebbibine yakılan bir ağıt mı?

[1] Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı (İstanbul: Metis Yayınları, 2015), 145.

[2] Marc Nichanian, Edebiyat ve Felaket (İstanbul: İletişim Yayınları, 2011), 156.

NOT: Bu yazı ilk olarak 30 Kasım 2022'te Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır.

22 Kasım 2022 Salı

Leonardo Da Vinci mezarında ters dönmüş olabilir mi?


Avelina Lésper’in Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı kitabında o kadar çok yeri işaretledim ki, bu kitaptan her gün bir kuple paylaşmıyorsam şayet, bu 55 sayfacık kitabı daha çok kişinin edinip okumasını istediğimden. Bu keskin dilli rest, kuramsal veya anlaşılması güç değil, oldukça akıcı. Ele alınan konularda popüler çağdaş sanattan örnekler verilmesi, anlaşılırlığı destekliyor. Elbette ana başlıklardan her biri daha fazla derinleştirilebilirdi; bu derli toplu anlatıysa “Yeni Başlayanlar İçin Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı” sayılabilir.

Dogmaları, performans sanatını, kopyalamayı ve feminizmi mercek altına alan dört ana bölümden oluşuyor kitap. Müze duvarları dışında olsa sıradan sayılacak objelere sanat muamelesi yapanlara, sanatın ne olduğunu sadece kendileri biliyormuş gibi bir intiba uyandıranlara, “herkes sanatçı olabilir” diyenlere, her şeye karşı görünürken aslında kurumlardan ve piyasadan beslenen ve özünde hiçbir kışkırtma ortaya koymayanlara, uydurma ıstıraplarla yoksul sınıfla dayanışma sergiliyormuş gibi yapanlara, reklamın yarattığı algıyla lüks birer ürüne dönüşen birbirinin kopyası objeler yaratanlara, kadın özgürlüğü ile feminizmi sömürerek niteliksiz eserler verenlere yöneltiyor oklarını. Estetiğin, yeteneğin ve tekniğin hor görülmesidir anlatılan.

Müze duvarları dışında özelliksiz sayılacak, tanıtım metinleri olmasa kimsenin anlam veremeyeceği, estetik değerden ve yaratıcılıktan yoksun şeyler sadece küratörlerin atayabildiği sözde felsefi değer ve yine sadece onların yapabildiği felsefi çıkarımlar sayesinde sanat eseri muamelesi görüyor. Bunlar ekolojiyi savunur, cinsiyetçiliği eleştirir, tüketim toplumunu kınar. Ama sözde sistem karşıtı bu eserler sadece kurumların ve piyasanın desteğiyle var olabilir. Tam da bu nedenle iktidarın tadını kaçırmayan bir tonda eleştiri yaparlar.

“Gerçek sanata yer veren müzeler koleksiyonlarını duvarları dışındayken de sanat olarak tanımlanabilecek eserler üzerinden yaratırken çağdaş denen sahte sanat insanların gözünde sanat diye tanımlanabilmek için bu duvarlara, bu kurumlara, bu bağlamlara gereksinim duyar. […] eser zaten küratörlük olmadıkça değerden yoksundur.” (sayfa 16, 20)

Kitap, çağımızda sanatçı sayısının aşırı artmış olmasını da eleştiriyor. Bu kadar çok sanatçı var, çünkü yaptıkları sanat özgün ve biricik değil. O kadar kolay üretilebildikleri için bu kadar çok kişi üretebiliyor. Bu eserler herhangi bir yetenek ve/ya (pek fazla) emek gerektirmiyor – artık sıradışı bir eser ortaya çıkmamasına şaşmamalı. Ve sanata böyle bir yaklaşım aslında sanatı küçültüyor.

Ezilenlerin, sömürülenlerin, savunmasızların yanında olmak politik açıdan doğrudur. Ne var ki sanat bu nedenle politik doğruculuğa da kurban gidiyor. Bu tip durumlara sık sık feminizm söz konusu olduğunda rastlamak mümkün.

“Kadınlar olarak artık ezilenlerin yanındayızdır, bunu telaffuz etmek bir slogan haline gelir, sanat aracılığıyla söylemekse modadır ve birçok haksız ayrıcalığa ulaşmayı sağlar. Yetenekten yoksun kadınlar, feminist aktivizmlerini sanatsal bir değere dönüştürürler. […] Feminizm ve etrafındaki konulardan bahsetmek asıl amaç haline gelmiştir.” (sayfa 49)

Nitelik artık o kadar da gerekli değildir.

“Şayet eser feminist bir mesaj içeriyorsa vasatlığını dile getirmek tabu kabul edilir. Eseri meydana getiren unsurları safi sanatsal açıdan analiz eden eleştirmen; erkek yardakçılarının, sansürcülerin, ezenlerin tarafında konumlandırılır. […] Hiçbir sanatsal değeri bulunmayan bir eserin, taşıdığı siyasal-toplumsal mesajlar yüzünden kabul görmesi için baskı uygulamak bir tür diktatörlüktür.” (sayfa 50, 54)

“En kötüsü de, bu eserlerin kabaca ifadeyle yüzeysel ve hafif olması, bir yandan gerçekte kadınlara etki eden temalara sırt çevirirken öte yandansa kadının varlığını insandan ziyade düşünen bir vajinayla kısıtlayan bildik temalarda ısrar etmeleridir. Diğer bir deyişle, karşı oldukları şeyi tekrarlamalarıdır.” (sayfa 53)

Peki, tek tanrılı dinler kadınları değersizleştirirken, kadınlar Müslüman ülkelerde taşlanırken, Latin Amerika’da katledilirken, savaşlarda tecavüze uğrarken, feminist sanatçıların çoğu bunlara nasıl tepki veriyor? “Üstüne minik kâğıtlar asılmış çamaşır ipleri, meydanlarda topluca örgü örmeler, şeffaf plastikle sarmalanmış bir şilte” gibi çağdaş sanat örnekleriyle. “Suya sabuna dokunmayan, üstünkörü icra edilmiş, temelinde beylik retorikler bulunan” kınamalarla. İşlevsizlikleri bir yana, sanatın yıkımına katkıda bulunacak derecede de “banal ve yüzeysel” eylemlerle. En beteriyse bu tarz tepkiler gerçek bir değişim gücü taşımadığı gibi, toplumsal plasebo görevi görüyor ve bir süreliğine içimizi rahatlatarak, belki de gerçek bir değişimi ateşlemesi olası eylemlere yönlendirilmesi gereken öfkeyi dindiriyor. Feminizm kendi kendini itibarsızlaştırırken, olan yine kadınlara oluyor.

Kitabın çağdaş sanatla kastettiği görsel sanatlar olsa da, buradaki ifadelerin çoğu edebiyat dünyası için de geçerli değil mi? “Çağdaş Edebiyatın (Edebiyat Dünyasının) Sahtekârlığı” başlıklı bir anlatı da kaleme alınabilir. Buradaki kimi söylemler edebiyat alanına genişletebilir ve belki de bazı tabuları yıkacak tartışmalara önayak olabilir.

Sanatsal dehasıyla gelmiş geçmiş en büyük ressam olarak gösterilen Leonardo Da Vinci, Marcel Duchamp’ın pisuvar gibi hazır yapım bir objeyi ters çevirip imzaladıktan sonra sanat eseri olarak sunduğunu görse, mezarında ters dönmez miydi?

NOT: Bu yazı ilk olarak 10 Kasım 2022'te Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır.


9 Kasım 2022 Çarşamba

Boşluklar, Gerçekler, Ötekiler: “Kerr”


Tayfun Pirselimoğlu bu son bir yılda beni önce “Kadastrocu” adlı son romanıyla, sonra da “Kerr” adlı son filmiyle mest etti. “Kerr” filmi 2014 yılında çıkan aynı adlı romanından uyarlanmış, ne var ki “Kadastrocu” romanıyla da benzerlikler taşıyor. Hem edebiyatta hem sinemada hayli özgün bir dile sahip olan Pirselimoğlu’nun külliyatına bakıldığında, onun benzer sularda gezinerek kendi içinde konu ve anlam bütünlüğü taşıyan eserler sunduğu söylenebilir. Ve bence bu politik alegori ustası, hak ettiği değeri görmüyor.

“Kadastrocu” romanındaki enfes betimlemeler “Kerr” filminde yerini enfes bir görselliğe bırakarak tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Ayrıntılarla ince ince beslenen karanlık, bürokrasi kıskacında olma halini başarıyla yansıtıyor. Filmin sonunda David Lynch’in çaldığı bildirilen saksafon da aynı tekinsizliği bu kez ses üzerinden yansıtıyor. “Kerr”in diyaloglarında yer yer rastlanan tekrarlar ve hatta yapaylık ise verilmek istenen anlamla örtüşen türden bilinçli bir yöntem tercihi gibi. Sözcüklerin fuzuli konumlandırılışı sanki iletişimsizliğe bir gönderme: Soruya karşılık soru var hep, ama yanıt hiçbir yerde yok. Gerçeğin ortada olmayışının açtığı boşluk, tekrarlarla dolduruluyor.

“Kerr” filmi ile “Kadastrocu” romanı kadın üzerinden bir okumaya da kapıyı aralıyor. İkisinde de kadın birbirine zıt görülebilecek iki hal üzerinden konumlandırılıyor: Hem aldatan bir arzu nesnesi, hem de feleğin sillesini yemiş bir mağdur. Belki bir nevi Havva. Ama eserlerin asıl odağı başka.

“Kerr”deki ana karakter, tıpkı “Kadastrocu”daki gibi, müphemliğin de kıskacında. Herkesin bildiğini o bilmediğinden, tanıkken suçluya çevrilmek isteniyor. İki eserde de ana metafor olarak bir hayvan seçilmiş; yani toplumda en çok ötekileştirilen varlık. Yani “Kadastrocu”nun gergedanı, “Kerr”in de köpeği öteki olarak okunabilir. Çünkü herkes suça ortakken suçu farklı olana atan bir anlayış hâkim. Öte yandan, gergedan ve köpek imgeleri üç maymun şeklinde yorumlanmaya daha açık. Gezi Direnişi zamanında bazı TV kanallarının gerçekte olan biten yerine penguenleri göstermiş olduğunu hatırlatırcasına, dikkatleri gerçeğe değil başka yana çekmek için hayvanlar gösteriliyor. Bu iki olası anlamdan yola çıkarak şunu söylemek de mümkün olabilir: İktidar, bürokrasinin o görünmez ama demir gibi sert ve kapkara eliyle gerçeği de görünmez kılmak için ötekileri kurban edercesine onları ortaya atıyor, onları gündem malzemesi yapıyor. (Buna örnek olarak, geçenlerde Twitter üzerinden yapılan bir anket verilebilir: Türkiye’nin en büyük sorununun ekonomik durumun kötüleşmesi, yoksulluk veya adaletsizlik falan değil, sokak köpekleri yani en çok ötekileştirilenler olduğu sonucuna varılmış. Elbette iktidardan nemalanan sosyal medya trollerinin el verdiği bir anket bu). Öteki olan sadece hayvanlar mı? Öteki olarak ister mültecileri düşünün ister azınlıkları. Bu vurgu, kitap kapağında ve film posterinde boş bir fonda sadece bir hayvan imgesi gösterilmesini de anlamlı kılıyor sanki. Bu koskoca deryada sahip olduğumuz tek gerçek, bize sunulan gerçek, ki bu da gerçek değil. Görünmeyene, gösterilmeyene bakıyoruz kapakta ve posterde. Boşluğa bakıyoruz.

Yerelden yola çıkan ama evrensel bir dil yakalamayı başaran “Kerr” belki de şunu diyor: İnsanlar üç maymunu oynadıkça, suçlar örtbas edilecek, faili meçhuller artacak, zorbalık sürecek. Tıpkı ana karakter gibi, kendimizi kurtarmak adına kaçtıkça, biz de suçun bir parçası olacağız.

NOT: Bu yazı ilk olarak 15 Ağustos 2022'de Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır.

Halen Aşılamayan “Duvar”


burası dördüncü koğuştur benim abim

Yılmaz Güney’in Isparta Yarı Açık Cezaevi’nden kaçtıktan sonra 1983’te iki ay gibi kısa bir süre içinde kısıtlı imkânlarla çektiği bir film Duvar. Dekor hazırlayanlardan filmde rol alanlara kadar çoğu kişi, profesyonel sinema emekçisi değil; ilk kez bir film çekiminde bulunan siyasi mülteciler, işçiler ve öğrenciler. Hatta oyuncuların bir kısmı da Türk olmadığından, aslında gerçek repliklerini söylemiyor ve kendi dillerinde konuşuyorlar. Bu nedenle ağız hareketleri ile dublaj yer yer uymuyor; bunun filmi bozduğu düşününler çıkabilir ama film dili o kadar çarpıcıyken şahsen ben buna takılmadım.

Patrick Blossier’nin, Duvar filminin çekimini konu alan Duvarın Etrafında adlı belgeselinde Tuncel Kurtiz, Güney için şöyle der: “Onu sürekli aynı cezaevinde tutmazlardı, birinden diğerine sürerlerdi, çünkü mahkûmları örgütlemesinden çekinirlerdi.” Güney de Türkiye’de 25 cezaevine girdiğini söyler. 1976’da Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ndeyken 4. koğuşta yani çocuk koğuşunda yani en sefil koğuşta bir isyan çıkmış. Çocukluğunu yaşayamadıkları gibi, doymak ve ısınmak gibi en temel haklardan bile mahrum bırakılan çocukların isyanını görüp de katılmamak mümkün mü? Güney de isyana destek verip kamuoyu oluşturulmasına yardımcı olduğu için sürülüp Kayseri Cezaevi’ne gönderilmiş. Bu isyanın etkisiyle “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” romanını, bu romandan yola çıkarak da Duvar’ı yazmış. Ve bu sert film için ilk başta “Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun” gibi nahif bir isim düşünüyormuş. Bu tezat boşa değil; “şiddet” başka hiçbir sözcüğün yanına yakışmaz ama en çok “çocuk” sözcüğüne yakışmaz sanırım. Sanki Güney de tanıklık ettiği şeylerle ilgili olarak içini dökmüş Duvar’da.

Filmdeki hapishaneyi, koleje çevrilen bir manastırın etrafını duvarla örerek inşa etmişler. Güney burası için Ankara, Kayseri ve Isparta olmak üzere üç farklı hapishaneden esinlendiğini söylüyor belgeselde. Film çekilirken kolejde eğitim de devam ediyormuş ve filmde rol alan çocukların, okuldaki çocuklara kötü örnek olmaması için sigara içmemesi istenmiş. Filmin çekimine dair bu ayrıntı ile filmin içeriği birlikte düşünülünce, çocukların yetiştiği ortamlar arasındaki farkı keskinleştiriyor ve filmi daha da can yakıcı bir hale getiriyor. Benim en çok kalbimi kıran bölümlerinden biriyse çocukların aya bakarak dua ettiği sahne: “Allah’ım ne olur beni başka bir hapishaneye gönder.” Hayalleri bile sıradan değil bu çocukların, hayalleri hapisten çıkıp kurtulmak bile değil. “Hayalin ne?” diye kendisine sorulunca “Bir hayalim yok” diye yanıt veren Suriyeli Ali’yi (10) hatırlatıyor bana.

Çocuklardan biri, koğuşun şartlarından dem vuran bir şiir okuyunca komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle devrimcilerin koğuşuna atılır. Çünkü ‘80 darbesinden sonraki ülke ikliminde herhangi bir şeyden şikâyetçi olmak bile suçtur. Hapishanenin çevresinde marş söyleyerek koşan askerler de, darbe sonrası Türkiye’sindeki askeri yönetime gönderme niteliği taşıyor. Buna karşın, devrimci koğuş da avluya çıkınca Avusturya İşçi Marşı’nı söyler; belgeselde, marşın coşkuyla söylenmesinin Güney için ne kadar önemli olduğuna dair bir sahne de yer alıyor.

Film gerçek hayatta hapishanedeki çocuk koğuşundaki bir isyandan hareketle yazılmış olsa da, konu edilenin kadın koğuşu veya devrimci koğuşu değil de çocuk koğuşu olması filme başka bir anlam daha katıyor. Çocuklar, yetişkinlere yani diğer koğuştakilere kıyasla daha güçsüz, savunmasız ve incinebilirdir; buna rağmen, “büyüklere” karşı mücadeleyi bırakmazlar. İnsan en kötü koşullarda bile direnmelidir der sanki film.

Duvar, Fransız eleştirmenlerce karamsar bulunmuş ve sert sahneleri nedeniyle eleştirilmiş. Oysa dayak ve tecavüz gibi insanlık dışı olaylar Türkiye’de o dönemde hapishanelerin gerçeğiydi. Hatta Güney’in, inandırıcı olması için bunları yumuşatarak aktardığını söylemek yanlış olmaz. Gardiyan Ali Emmi karakteriyse, her kötü sistemde bir iyi de olabileceğini imlercesine, filmin iyimser yanını temsil ediyor. Eleştirilerden nasibini alan bir başka şey de filmin dili olmuş; politik yanının, Yol ve Sürü filmlerinin aksine, doğrudan sloganlarla verilmesi eleştirilmiş. Hâlbuki filmin alt metni, hapishanede atılan sloganlarla falan verilmiyor. Çocukların, yani en alttakilerin bakış açısından cezaevini anlatmaya çalışan Duvar için Yılmaz Güney bir röportajında “Hikâye esas olarak, bugün cezaevi haline getirilen Türkiye’yi simgeliyor” demiş.[1] Filmde tekrarlanan kan anonsları da, ülkenin kan kaybettiğini simgeler gibi. Filmin sonundaki reklam anonsu da hem çocukların arzu ettikleri gibi nihayet TV’li bir hapishaneye gittiğini ima ediyor hem de ülkeye yabancı sermaye girişine gönderme yapıyor. Ne var ki, TV’li hapishanede de zulüm sürüyor. Türkiye TV’li, reklamlı, ürünlü ama halen bir hapishane.

Elbette filme getirilen eleştirilerin tek nedeni film dili değil. Güney’in, Duvar filminde çocukları dövdüğü söylentileri de büyük tepki toplamış. Belgeselde “Filmin selameti için ben anamı babamı tanımam” diyen Güney, yöntemini şöyle anlatmış:

“Bu film için hikâyenin aslıyla tam anlamıyla ahenk sağlayan bir şekle ihtiyacım vardı. Bunu elde etmek için değişik metodlar kullandım. Örneğin; bütün çekim süresince bütün ekibe, bütün oyunculara bu dekordan dışarı çıkmayı yasakladım, hapishanede ve filmde görülen yataklarda uyumaya zorladım. Jandarmalar, ki dekorun yapımında çalıştılar, daima jandarma elbiseleri ve silahlarıyla çalışıyorlardı. Gardiyan sabah kalkar kalkmaz kasketleri giyiyor, çalışmaları olmasa bile bütün gün platoda coplarıyla dolaşıyorlardı. Jandarmalar, gardiyanlar ve tutukluları canlandıran figüranların arasında doğabilecek bağları kestim. Bir yerde filmin yapımcısı olarak şahsımda bir korku ve baskı öğesi yarattım. Platoya geldiğimde herkes benim tepkimden korkuyordu. Hapishanenin şef gardiyanıydım ve bütün çekimi katılanlarla çok sert ilişkilerim oldu.”[2]

Oysa belgeseldeki karelerde Güney çocuklara karşı sevecen ve anlayışlı gözüküyor. İstediği rolü aldığında onları yanaklarından öpüp sarılıyor, çikolata vererek teşekkür ediyor. Bir şekilde dengeyi kurmuş olmalı.

Duvar’ın, şiddet dolu birçok sert hapishane filmine kıyasla ürkütücü şekilde daha etkileyici olmasının ardında, Güney’in bizzat tanıklığından kaynaklanan bastırılmış bir öfkenin şiirsel bir boyut kazanarak sanat eserine dönüşmesi yatıyor olabilir. Belgesel acılığı ile şiirsel heyecanı aynı potada eriten filmdeki müzikler de bu enerjinin dışavurumu gibi. Şiddetin dozunu azaltmayarak bir an bile nefes aldırmayan film, insanı dayak yemişe çeviriyor. Hiçbir zaman yeterince çalışkan olmayan vicdanlarımıza atılmış bir dayak bu. Öte yandan, sanatta gerçeğin olduğu gibi yansıtılmasından hoşlanmayanlara da hitap etmeyecek bir filme dönüşüyor. Bu noktada şunu da belirtmeli: Duvar filmi İstanbul’da görece yoksul semtlerdeki sinemalarda, öbürlerine kıyasla daha fazla gişe yapmış.

Okuduğu şiir yüzünden falakaya yatırılan çocuk muydu, yani bir şiir miydi isyanın fitilini ateşleyen? 46 sene geçmiş, ne değişti? Şiir kitapları yakılıyor, şairler hapiste çürüyor.


[1] Yılmaz Güney, İnsan, Militan ve Sanatçı, İstanbul: Güney Yayınları.

[2] https://sinemaansiklopedisi.blogspot.com/2020/03/duvar-le-mur-1983.html?


NOT: Bu yazı ilk olarak 15 Eylül 2022'de Parşömen Edebiyat'ta yayımlanmıştır.